|
Diyabetin
Nedenleri , Şeker Hastalığının Nedenleri
Şeker
Hastalığının Nedenleri
- Pankreas
Bezesinin yorulması
- Kandaki
şekerin belli seviyede kalması, pankreas bezinin salgıladığı
insülin hormonu ile olur.
Pankreas
bezesini yoran etmenler şunlardır :
- Oburluk
- Şişmanlık
- İhtiyarlık
Pankreas
Bezesinin Hastalanması
- Pankreas
bezesi iltihaplanmış veya kireçlenmiştir.
- Pankreas
kanseri
- Pankreasın
alınması
- Pankreası
etkileyen hastalıklar :
- Karaciğer
ve safra kanalı iltihabı
- Kabakulak
- Frengi
- Verem
- Böbrek
iltihabı ve böbrek taşları
- Tifo
- Tifüs
- Kolera
- Dizanteri
Menopoz
Döneminde Diyabet
Bu dönemde
kadının hormonal dengesinde değişmeler olur. Çoğu kadınlar bu
dönemde şeker hastası olurlar. Dişetlerinde yanma, dişlerde
çürüme, ağızda kuruluk, gözde katarakt oluşur. Bu dönemde
eksilen kadınlık hormonu şu bitkilerle sağlanarak, şeker
hastalığına yakalanma riski azaltılabilir ; Papatya, Ökse otu,
Nergis, Adaçayı. Ayrıca, bu dönemde kilo almamaya gayret
edilmelidir.
Şeker
Hastalığının Tedavisi
Şeker
hastalığı, bir beslenme hastalığıdır. Bu nedenle dengeli
beslenmeye özen gösterilmeli, yani karbonhidrat-protein-yağ
dengesi sağlanmalıdır.
Yağsız süt,
yoğurt, yağsız et, balık, yumurta, patates, hububat, bakliyat
yenmelidir.
Sebzelerden
lahana, tere, soğan, marul, salatalık, turp, domates, patlıcan
ve yerelması tavsiye edilir.
Meyvelerden
ise ekşi elma, limon, greyfurt, yeşil erik, koruk gibi ekşi
olanlar tercih edilmelidir.
Baharatlar
vücudumuzdaki salgı bezlerine tesir ederek, onları
çalıştırırlar. Bu nedenle her sofrada bulundurulmalıdırlar.
Tip 2 Diyabet
Nedir , Tip 2 Diyabetin Nedenleri , Tip 2 Diyabet Hakkında
Tip 2
diyabetli kişilerin pankreası insülin üretir fakat etkili olarak
kullanamazlar. Tip 2 diyabetin görülme sıklığı daha fazladır,
diyabetli kişilerin %90'ı Tip 2 diyabetlidir.
Tip 2 Diyabet
genellikle 40 yaşın üzerindeki kişilerde görülen diyabet
tipidir. Pankreasın yeterli miktarda insülin salgılayamaması
veya salgılanan insülinin yeterli derecede kullanılmaması
nedeniyle kan şekerinin yükselmesi durumudur. Bu tip
diyabetiklerde rahatsızlık uzun yıllar klinik olarak belirti
vermeyebilir. Yaşamın ileriki yıllarında araya giren bir
infeksiyon, stres, ameliyat, gebelik ya da fazla kilo alınması
zaten azalmış olan beta hücre rezervinin daha da düşmesine neden
olarak diyabeti klinik olarak ortaya çıkarabilir.
Tip 2 Diyabet
Riski Kimlerde Daha Fazladır?
Herkeste, her
yerde, her yaşta diyabet teşhis edilebilir.
- Ailesinde
diyabetli olanlar,
- Şişman
kişiler,
- 4 kg' dan
daha ağır bebek doğuran kadınlar,
- Stres
altında yaşayan kişilerde diyabetin görülme riski daha
yüksektir.
- Ayrıca
pankreasın kronik iltihabı, pankreas tümörleri ve ameliyatları
ile hipertiroidi, akromegali gibi bazı hormon hastalıkları Tip 2
diyabete yol açabilir.
Tip 2
Diyabetin Belirtileri Nelerdir?
Tip 2
diyabeti olan ve kan şekeri yüksek olan kişilerde;
- Sık idrara
çıkma,
- Ağız
kuruluğu,
- Çok su
içme,
- Açlık
hissi,
- Cilt
yaralarının geç iyileşmesi,
- Kuru ve
kaşıntılı bir cilt,
- Sık sık
infeksiyon gelişmesi,
- Ellerde ve
ayaklarda uyuşma, karıncalanma görülür. Ancak bu belirtiler
zaman içinde yavaş yavaş ortaya çıkar.
Tip 2 Diyabet
Tedavisinin Esasları Nelerdir?
Birinci
basamak tedavi planında medikal beslenme tedavisi yani beslenme
alışkanlıklarının düzenlenmesi, yaşam tarzının değiştirilmesi,
egzersiz programlarının uygulamaya koyulması yer almaktadır.
Eğer, bu tedavi planına uyulmasına rağmen kan şekeri normal
sınırlar içinde tutulamazsa ağızdan hap olarak alınan şeker
düşürücü ilaçlar tedaviye eklenir. Ancak bazı Tip 2 diyabetliler
kan şekeri düzeyini normal sınırlar içinde tutabilmek için
insüline ihtiyaç duyulabilir. Bu durumlarda uygun dozda yapılan
insülin enjeksiyonları ile tedavi desteklenir.
Ağızdan şeker
düşürücü hap veya insülin tedavisi alan Tip 2 diyabetlilerin
haftanın belirli günlerinde kan şekerini ölçmeleri son derece
önemlidir.
Diyabet
Hakkında , Diyabet Çeşitleri Hakkında
Tip 1 Diyabet
Vücudumuzun
enerji ihtiyacı yiyeceklerimizdeki temel besin öğeleri
karbonhidrat, protein ve yağlardan sağlanır. Emilebilmek için en
küçük parçalarına ayrılan bu besin öğelerinin en önemlisi "glukoz"
adı verilen basit şekerdir. Glukoz başta beyin olmak üzere
vücudun tüm organlarının önemli bir enerji kaynağıdır. Hücreler
ihtiyacı olan glukozu, midenin arkasında bulunan pankreas
bezinin salgıladığı bir hormon yardımıyla kullanır. İnsülin
olarak bilinen bu hormon vücutta yapılamaz ise alınan gıdalar
enerji olarak kullanılamayacaktır. İnsülin hormonunun mutlak
eksikliğine bağlı olarak meydana gelen şeker hastalığına Tip 1
Diabetes Mellitus denir
Her yaşta
görülebildiği gibi, sıklıkla çocukluk ve gençlik yaşlarında
başlar, bu nedenle juvenil diyabet adı da verilir. Ülkemizde 4
milyonun üzerinde olduğu sanılan şeker hastalarının %10'u, yani
yaklaşık 400.000 kişi bu tip şeker hastasıdır.
Tip 2 Diyabet
Erişkinlerde
görülen diyabettir. Pankreas insülin üretir fakat vücut bunu
gerektiği gibi kullanamaz. Daha çok 40 yaş üzeri kişilerde
ortaya çıkar.
Tip 2
Diyabetin Belirtileri :
- Poliori
(sık idarara çıkma)
- Polidipsi
(çok su içme)
- Polifasi
(çok yemek yeme)
- Kilo kaybı
- Plazma kan
glukoz düzeyinin yükselmesi (açkarnına 126 mg'dan büyük ya da
eşit olması)
Bunların
dışındaki Tip 2 Diyabet Belirtileri:
- Yorgunluk
- Vücuttaki
yaraların geç iyileşmesi
- Kuru ve
kaşıntılı cilt
- Sık
geçirilen enfeksiyonlar
- Bulanık
görme
- Cinsel
sorunlar
- Ellerde ve
ayaklarda uyuşma
-
Karıncalanma
- Ağız
kuruluğu
Tip 2
diyabetin nedeni Tip 1 diyabette olduğu gibi tam
bilinmemektedir. Fakat bazı risk gruplarında görülme olasılığı
daha yüksektir.
Bunlar :
- Yaşı 40 ve
üzeri olanlar
- Şişmanlar
- Ailede
başka diyabet hastalığı bulunanlar
- Gebelik
sırasında diyabet gelişen 4,5 kg. Daha ağır bebek doğuranlar
- Bir
hastalığın veya yaralanmanın stresini yaşayanlar
- Stresli
bir hayatı olanlar
- Beslenme
alışkanlığı bozuk olanlar
Bu risk
faktörlerinden en az iki tanesi varsa mutlaka diyabet taraması
yapılmalıdır. Tip 2 diyabetin tedavisi diyet, egzersiz, eğitim
ve gerekiyorsa oral olarak antidiyabetik ilaçlar veya insülin
ile yapılmaktadır. Bu hastalığın tedavisi ömür boyu devam
etmektedir. Bu sebeple tedavi endokrinoloji, diyabet ve
metabolizma uzmanı ve diyetisyen ve diyabet hemşiresi tarafından
planlanması hastalık komplikasyonlarının önlenmesi açısından çok
önemlidir.
Diyabet nedir
Diyabet,
vücudumuzda pankreas adlı salgı bezinin yeterli miktarda insülin
hormonu üretmemesi ya da ürettiği insulin hormonunun etkili bir
şekilde kullanılamaması durumun da gelişen ve ömür boyu süren
bir hastalıktır. Sonuç olarak kişi, yediği besinlerden kana
geçen şekeri yani glukozu kullanamaz ve kan şekeri yükselir (hiperglisemi).
Yediğimiz
besinlerin özellikle karbonhidrat içeren besinlerin çoğu vücutta
enerji için kullanılmak üzere glukoza dönüştürülür. Midenin arka
yüzeyinde yerleşik bir organ olan pankreas, kaslarımızın ve
diğer dokuların kandan glukozu alıp enerji olarak kullanmalarını
sağlayan "insülin" adı verilen bir hormon üretir. Besinlerle
kana geçen glukoz, insülin hormonu aracılığı ile hücrelere
girer. Hücreler glukozu yakıt olarak kullanır . Eğer glukoz
miktarı vücudun yakıt ihtiyacından fazla ise karaçiğerde (şeker
deposu=glikojen), yağ dokusunda depolanır.
Diyabeti
olmayan bir birey kan şekeri düzeyi açlık halinde 120 mg/dl,
tokluk halinde (yemeğe başladıktan iki saat sonra) 140 mg/dl’nin
üstüne çıkmaz. Açlıkta veya toklukta ölçülen kan şekeri
düzeyinin bu değerlerin üstünde olması diyabetin varlığını
gösterir.
Bir kişinin
diyabetli olup olmadığı Açlık Kan Şekeri (AKŞ) ölçümü veya Oral
Glikoz Tolerans Testi (OGTT) yapılarak saptanır. AKŞ ölçümü
100-125 mg/dl olması gizli şeker (pre-diyabet) sinyalidir. AKŞ
ölçüm sonucunun 126 mg/dl veya daha fazla olması diyabetin
varlığını gösterir.
OGTT’ de
glikozdan zengin sıvı aldıktan 2 saat sonraki kan şekeri değeri
önemlidir. İkinci saat kan şekeri ölçümü 140-199 mg/dl ise gizli
şeker, 200 mg/dl veya daha yüksek ise diyabet tanısı konulur.
Diyabet ve
Şeker
Diyabet,
diğer adıyla şeker hastalığı, sık görülür ve ciddî sonuçlara yol
açar. Pankreasın ürettiği insülinin yetersizliği veya
etkisizliğinden kaynaklanır. İnsülin olmayınca, besinlerle
aldığımız şeker ve diğer besin unsurları, ihtiyaç duyan
hücrelere giremez. Böylelikle, hücreler şekersizlik çekerken,
kanda şeker normal değerlerin üstüne çıkar. Kanda şekerin çok
artması, zehir etkisi yaratır ve vücudun tüm hücrelerini tahrip
eder.
Şeker ve
İnsülin
Vücut,
sürekli olarak kanda bir miktar şekere (glukoza) ihtiyaç duyar.
İnsülin kan dolaşımındaki glukozu hücrelere taşımakla
görevlidir. İnsülin pankreas tarafından üretilen bir hormondur.
Hücrelerdeki glukoz, günlük yaşamımızı devam ettirmeyi
sağlayacak enerji kaynağıdır.
Tip 1 Diyabet
Nedir , Tip 1 Diyabetin Nedenleri , Tip 1 Diyabet Hakkında
Tip 1 Diyabet
nedir?
Vücudumuzun
enerji ihtiyacı, yiyeceklerimizdeki temel besin öğeleri
karbonhidrat, protein ve yağlardan sağlanır. Emilebilmek için en
küçük parçalarına ayrılan besin öğelerinin en önemlisi "glikoz"
adı verilen basit şekerlerdir. Glikoz başta beyin olmak üzere
vücudun tüm organlarının önemli bir besin kaynağıdır. Hücreler
ihtiyacı olan glikozu, midenin arkasında bulunan pankreas
bezinin salgıladığı bir hormon yardımıyla kullanır. İnsülin
olarak bilinen bu hormon vücutta yapılamaz ise alınan gıdalar
enerji olarak kullanılamayacaktır.
İnsülin
hormonlarının eksikliği sonucu ortaya çıkan tip 1 diyabet,
sıklıkla çocukluk ve gençlik yaşlarında ortaya çıktığı için "Juvenil
diyabet" adını da alır.
Tip 1 diyabet
pankreasta bulunan ve insülin üreten beta hücrelerinin otoimmün
bir süreç sonunda zedelenmesi ile meydana gelmektedir. Hastalar,
mutlak veya göreceli bir insülin yetersizliği olduğundan ömür
boyu insülin hormonunu dışardan (enjeksiyon yoluyla) almak
zorundandırlar. Bu nedenle Tip 1 diyabet, İnsüline Bağımlı
Diyabet (Insulin Dependent Diabetes Mellitus=IDDM) olarak da
isimlendirilmektedir. Genel olarak toplumdaki diyabet
vakalarının %10'unu tip 1 diyabet vakaları oluşturmaktadır.
Çocukluk çağında tip 1 diyabet sıklığı ülkeler (bölgeler)
arasında farklılık göstermekte ve her yıl 15 yaş altındaki
100.000 çocuktan 1-42'sinde diyabet gelişmektedir. Tip 1 diyabet
genel olarak kuzey ülkelerinde daha sık görülmektedir.
Tip 1 Diyabet
neden olur?
Tip 1
diyabet, çoğunlukla çocuklar ve ergenlik çağındakilerde gelişir
fakat yetişkinlerde de görülebilir. Çocuklukta en sık görülen
kronik hastalıklardandır. Tip 1 diyabet için risk faktörleri iyi
tanımlanmamıştır. Ancak tip 1 diyabetiklerin birinci derece
akrabalarında genetik ve çevresel faktörlerin hastalığı
tetiklediği gösterilmiştir.
Tip 2
diyabet, esas olarak yetişkinlerde görülmekteyse de dünyanın
birçok yerinde ergenlik çağındaki grup için hızla büyük bir
sorun olmaya başlamıştır. Tip 2 Diyabet için risk faktörleri
yaşın artışı, şişmanlık (obezite), ailede diyabet öyküsü,
gebelikte iri bebek ya da diyabet öyküsü, fiziksel aktivite
azlığı, bozulmuş glukoz toleransı ve ırk/etnik gruptur.
Tip 1
Diyabette Acil Sorunlar Nelerdir?
Tip 1
diyabetli kişi bilimsel ve sağlıklı bir beslenme programı
uygulayarak, düzenli egzersiz yaparak ve uygun insülin tedavisi
ile sorunsuz bir yaşam sürdürebilir. Ancak insülini uygun
teknikle, yeterli dozda ve zamanında yapmayan, beslenme
tedavisine uyum sağlayamayan ve aşırı karbonhidrat tüketen ya da
egzersiz yapmayı aksatan diyabetlilerde kan şekeri yükselebilir
(hiperglisemi). Bunun aksine insülini aşırı dozda kullanan ya da
önerilen besinleri özellikle de karbonhidrat içeren besinleri
zamanında ve yeterince tüketmeyen, alkol kullanan veya aşırı
egzersiz yapan diyabetlilerde kan şekeri aniden ve hızla
düşebilir (hipoglisemi).
Tip 1
Diyabette Tedavi Nasıl Olmalıdır?
Tip 1
diyabetin tedavisinde değişmez kural insülin enjeksiyonudur. Bu
tip şeker hastalığında insülin kullanmak bir zorunluluktur ve
hayat kurtarıcıdır. Tedavinin diğer temel taşları ise sağlıklı
beslenme, düzenli egzersiz ve eğitimdir. İdeal kan şekeri
düzeyinin sağlanması için gün boyu belirgin özen ve günlük bakım
gerekir. Kişinin kendini iyi hissetmesi ve sağlıklı yaşam
sürdürmesi için gereken bakımı hayat biçimi haline
getirilmelidir.
Beslenme
Tedavisinde Nelere Dikkat Edilmelidir?
Diyabette,
beslenme alışkanlıklarının düzenlenmesinin amacı diyabetli
bireyin hayatı boyunca uygulayabileceği en ideal beslenme
programını oluşturarak;
- Kan
şekerini normal sınırlar içinde tutmak,
-
Hiperglisemi (kan şekeri yüksekliği) ve hipoglisemi (kan şekeri
düşüklüğü) gibi akut komplikasyonları önlemek,
- İdeal vücut
ağırlığını sağlamak ve korumaktır.
Yukarıda
amaçlara ulaşabilmek için Tip 1 diyabetli bireye;
- Bireysel
özelliklerine, günlük yaşam planına, beslenme alışkanlıklarına
ve insulin tedavi şemasına uygun yeterli miktarda ve uygun
zamanda yemek yemesi,
- Kan şekeri
kontrolü için gereksinimine uygun miktarlarda karbonhidrat
içeren besinleri tüketmesi,
- Besin
tüketiminde çeşitliliği sağlaması,
- Besinlerle
alınan posa miktarını arttırması,
- Basit
şekerleri (toz ve kesme şeker, bal, tatlı, meyve suyu v.s.)
diyetisyen kontrolünde tüketmesi önerilir.
Diyabet Ciddi
Bir Hastalık mıdır?
Evet. Diyabet
hayat boyunca süren bir durumdur. Uygun medikal beslenme
tedavisi, medikal tedavi, egzersiz ve eğitim olarak tanımlanan
tedavi kriterleri olmazsa, kan şekeri kontrol altına alınamaz
bunun sonucunda da komplikasyonlar (kalp ve böbrek hastalığı,
körlük, iktidarsızlık ve bacakların amputasyonu) gelişir. Ancak
önerilen tedaviye uygun davrananlar hiç sorunsuz,
komplikasyonsuz, normal günlük yaşantılarını sürdürebilirler.
Gestasyonel
Diyabet
Gebelikte
çıkan diyabet, yani tıp dilinde “Gestasyonel Diyabet” ilk defa
gebelik sırasında saptanmış kan şekeri yüksekliğidir.
Gestasyonel Diyabetli’ de gebelik öncesinde diyabet yoktur.
Günümüzde
“Gestasyonel Diyabet” görülme oranı yüzde 2-4 olduğundan, her
gebeye, özellikle riskli olanlara gebeliğin 24. ve 28. haftaları
arasında tarama testi uygulanması gerekir.
Bu tarama
testinde kişiye önce 50 gr şeker yüklemesi yapılır. Test, günün
herhangi bir saatinde suda eritilen 50 gr şeker alındıktan 1
saat sonraki kan şekeri değerine bakılmasından ibarettir. Sonuç,
140 mg/dl’ nin altında ise gebede “Gestasyonel Diyabet” yoktur,
eğer kan şekeri 140 mg/dl’nin üzerinde ise gebeye 100 gr’lik
ikinci bir şeker yüklemesi yapılır. Bu testte ise kan şekeri
değerleri başlangıçta: 95 mg/dl, 60 dakikada; 165 mg/dl, 120
dakikada; 145 mg/dl, 180. dakikada: 125 mg/dl değerlerinin
altında olmalıdır. Bu değerlerden ikisi yüksekse kişiye
“Gestasyonel Diyabet” tanısı konur.
Bu basit
testlerin yapılmasının önemi çok büyüktür, özellikle 100 yıl
kadar önce, gebe diyabetiklerin çoğunun bebeklerinin, bir
kısmının da kendi yaşamlarının kaybettikleri düşünülürse,
annenin glukoz düzeylerindeki artış, anne karnındaki bebek (fetus)
açısından büyük önem taşır. Fetus plasenta yoluyla anneden
aldığı besinler (glukoz, aminoasit ve yağ asitleri) ile
beslenir. Annenin karnında yükselen şeker miktarı, direkt olarak
bebeğe yansır ve fetusta glukoz fazlalığı oluşur. Bebek bu
duruma yaptığı insülini artırarak karşılık verir. İnsülin
bebekte büyümeyi uyaran bir hormondur. Fetal insülinin gebeliğin
24-28. haftalarından itibaren artışı, bebeğin büyümesini
hızlandırır ve doğum ağırlığını 4000 gr’ın üzerine çıkar. İri
bebek (Makrosomi) olarak adlandırılan bu tablo bebek açısından
pek çok risk taşır. Doğum sırasında oluşabilecek omuz çıkıkları,
sinir yaralanmaları, solunum sıkıntısı, şeker düşüklüğü, sarılık
bu sorunlardan bazılarıdır, ancak hem geliştirilen yeni testler
hem de insülinin keşfi ve yaygın kullanımı sayesinde anne ve
bebeklerinin karşılaştığı birçok risk ortadan kalkmıştır.
Gestasyonel
Diyabette Hedef Kan Şekeri Düzeyi Ne Olmalıdır?
Gestasyonel
diyabetli bir annede amaç, açlık kan şekerini 90 mg/dl, yemekten
2 saat sonraki tokluk şekerini ise 120 mg/dl’nin altında
seyretmesini sağlamaktadır. Bu amaçla, kişiye önce özel bir
beslenme planı uygulanır ve kan şekeri bir hafta boyunca
izlenir. Eğer bu süre içinde şeker değerleri belirtilenin
üzerine çıkıyorsa, hemen insülin tedavisine başlanmalıdır. Bu
dönemde anne mutlaka bir şeker ölçme cihazı almalı ve kan
şekerinin her öğünden önce, öğünlerden 2 saat sonra ve yatarken
olmak üzere günde 7 defa ölçmelidir. Ölçüm sıklığı haftada en az
iki gün olmalıdır. Ölçülen değerler bir günlüğe kaydedilmelidir.
Bebeğin sağlıklı büyüme ve gelişimi için bu önlemlerin alınması
gerekir.
Doğumdan
Sonra
Doğumdan
hemen sonra insülin direnci ortadan kalkar ve diyabet düzelir.
İnsülin kullanan annede, doğum sonrası şeker ölçülmeli ve
insülin tedavisi kesilmelidir. Aksi halde, ciddi kan şekeri
düşüklüğü (hipoglisemi) meydana gelebilir. Ancak, nadiren de
olsa, doğumdan sonra diyabet kalıcı olabilir. Bu durumda, anne
süt verdiği sürece, insülin tedavisi sürdürülür. Daha sonraki
tedavi şekline diyabet uzmanı karar verecektir.
Gizli Şeker ,
Gizli Şeker nedir , Pre-Diyabet
Gizli Şeker (Pre-diyabet)
Nedir?
Eğer bir
kişinin kan şekeri düzeyi normalden yüksek olmasına karşın
diyabet tanısı koymaya yeterli yükseklikte değilse bu durumda
kişi pre-diabetik (gizli şeker hastası) olarak tanımlanır.
Diyabet
Önleme Programına katılan pre-diyabetiklerin %11’inde diyabet
gelişmiştir. Bazı çalışmalar pre-diyabetik çoğu kişide 10 yıl
içinde Tip 2 diyabet geliştiğini saptamıştır. Yani Pre-diyabet
Tip 2 diyabete adaylık durumudur.
Pre-diyabetli
bireylerde kardiyovasküler hastalık riski kan şekeri normal olan
bireylere kıyasla 1.5 kat daha fazladır. Diyabetli bireylerde
ise 2-4 kat fazladır.
Pre-diyabetli
bireyler yaşam tarzı değişiklikleri sayesinde prediyabetli
olmayı önleyebilir ve geçiktirebilir.
Pre-diyabet,
Bozulmuş Glikoz Toleransı veya Bozulmuş Açlık Glikozu Aynı
Anlamda mıdır?
Evet.
Doktorlar bazen yükselmiş kan şekeri düzeylerini ifade eden bu
durumları kullanılan teste bağlı olarak bozulmuş glikoz
toleransı veya bozulmuş açlık glikozu olarak tanımlarlar.
Pre-diyabetli
Olup Olmadığım Hangi Testler ile Belirlenir?
Doktorlar pre-diyabeti
belirlemek için açlık kan şekeri veya oral glikoz tolerans testi
(OGTT) kullanabilirler. Her iki test içinde bir gece boyu süren
açlık gereklidir. Açlık kan şekeri için kahvaltı yapmadan önce
kan şekeri ölçülür. OGTT’ de ise açlık ve glikozdan zengin
içeçek içildikten sonra 2. saatte tekrar şeker ölçümü yapılır.
Açlık Kan
Şekeri Testi, Diyabet veya Pre-diyabeti Nasıl Belirler?
Normalde
açlık kan şekeri 100 mg/dl’nin altındadır. Eğer kişide pre-diyabet
varsa açlık kan şekeri 100-125 mg/dl arasındadır. Eğer kan
şekeri 126 mg/dl veya daha yüksekse birey diyabetlidir.
OGTT ile
diyabet veya Pre-diyabet Nasıl Saptanır?
OGTT’ de,
bireyin kan şekeri açlıktan sonra ve glikozdan zengin içecek
içildikten 2 saat sonra ölçülür. Normal kan şekeri 2. saatte 140
mg/dl’ nin altındadır. 2.saat kan şekeri 140-199 mg/dl arasında
ise pre-diyabet, 2. saat kan şekeri 200 mg/dl’ nin üstünde ise
diyabet tanısı konulur.
Açlık Kan
Şekeri Testi veya OGTT, Hangi Test Pre-diyabetin saptanması için
Daha Uygundur?
Her iki test
de pre-diyabetin saptanması için uygun testlerdir.
Pre-diabetim
Varsa Bunu Mutlaka Bilmem Gerekir mi?
Eğer pre-diyabetiniz
olduğunu bilirseniz Tip 2 diyabetli olmanızı önleyecek önlemleri
zamanında alma şansınız olur. Çalışmalar ağırlık kaybını
sağlayan ve fiziksel aktiviteyi artıran diğer bir ifade ile
gerekli yaşam tarzı değişikliklerini yapan pre-diyabetli
bireylerin, %58 oranında Tip 2 diyabetli olmayı önleyebildiğini
veya geciktirebildiğini göstermiştir.
Pre-diyabet
Tedavisi Nasıl Yapılır?
Bireysel bir
beslenme tedavisi ve haftanın 5 günü günde 30 dakika düzenli
yürüyüş şeklinde yapılan egzersiz programı sonucunda, vücut
ağırlığının ılımlı olarak azalması (% 5-10) ile pre-diabetten
diyabete geçiş önlenebilmekte veya geçiktirilebilmektedir.
Eğer pre-diabetiniz
var ise pre-diyabeti olmayanlara kıyasla kalp hastalığı veya
inme riskiniz %50 artmıştır. Bu nedenle kardiyovasküler
hastalıklarla ilişkili risk faktörlerini (sigara içmek, yüksek
tansiyon, yüksek kolesterol gibi) bilmeniz gerekmektedir. Eğer
risk faktörlerinden birine veya birkaçına sahipseniz bu
faktörlerin tedavi edilmesi de son derece önemlidir.
Kimlerin Pre-diabet
Tanısı için Test Yaptırması Gereklidir?
Şişman ve 45
yaşın üstünde iseniz pre-diabetli olup olmadığınızı öğrenmek
için test yaptırmanız gereklidir. Eğer vücut ağırlığınız normal
ise ve 45 yaş civarında iseniz testi yaptırmanın sizin için
uygunluğunu doktorunuza danışınız.
45 yaşından
genç erişkinlerde ve şişman bireylerde diyabet ve pre-diyabet
yönünden risk faktörlerinin varlığı araştırılır. Bu risk
faktörleri: yüksek tansiyon, düşük HDL-kolesterol düzeyi, yüksek
trigliserid düzeyi, ailede diyabet varlığı, gestasyonel diyabet,
4,5 kg üzerinde bebek doğumu öyküsü olmasıdır.
Diyabetin
Kontrolü , Şeker Hastalığının Kontrolü ve Takibi
Kan şekeri
ölçümü diyabetin izlenmesinde son derece önem taşıyor. Kan
şekerindeki iniş çıkışların düzenli olarak takip edilmesiyle hem
günlük yaşam daha da kolaylaşıyor, hem hekime medikal tedavide,
hem de diyetisyene medikal beslenme tedavisinde yardımcı
olunabiliyor. Özellikle son yıllarda teknolojinin ceplere
sığdırdığı şeker ölçüm aletleri ile günde birkaç dakikanızı
ayırarak kan şekerinizi kendiniz ölçmemiz mümkün.
Evde kan
şekeri izleniminin başlanmasını diyabet tedavisinde devrim
olarak nitelendirilmekte. Kan şekeri ölçümü, en başta diyabetli
insanların hastalıklarını kontrol altında tutmak için hastane de
harcadıkları zamanının azalmasına yardımcı oldu. Bununla
birlikte, diyabetli kişi ve diyabet tedavisinde yer alan sağlık
uzmanları için bir dizi uyum ve tedavi sorununa da yol açtı.
Diyabet
tedavisinde sürekli kan şekeri takipleri, hekimin medikal
tedaviyi planlamasında yardımcı. Çünkü, sürekli takipler, kan
şekerinin aşağı-yukarı inip çıkarken yaptığı rahatsızlıkları
önlemede avantaj sağlıyor. Böylece, bir yandan oluşabilecek ani
şeker düşmesi (hipoglisemik reaksiyonlar) ya da gelişebilecek
ani şeker yükselmesi sonucu asidoz tablosunun önüne geçilmiş
oluyor.
İki önemli
çalışma (Diyabet Kontrol ve Komplikasyon Çalışması ve İngiltere
Prospektif Diyabet Çalışması) diyabetle ilişkili
komplikasyonların azaltılması için kan glukoz düzeylerinin hedef
alınması gerektiğini açık bir şekilde gösteriyor. Pek çok ülke,
diyabette glukoz kontrolünde %7’nin altında HbA1c düzeyi gibi
katı hedefler koyuyor.
Diyabet
tedavisinde, bu hedeflere ulaşılmak için öncelikli açlık glukoz
düzeyleri hedef alınıyor. Ayrıca, son çalışmalar öğün öncesi ve
/ veya sonrası glukoz düzeylerinin de önemli olduğunu
vurguluyor. Bu, temelde Tip 2 diyabetli kişilere yoğunlaşan son
bir çalışmayla destekleniyor ve bu çalışma özellikle hastalığın
erken evreleri boyunca öğün sonrası kan glukoz (öğünden 2 saat
sonra ölçülen kan şekeri) düzeylerinin HbA1c değerleri üzerinde
önemli bir etkisinin olduğunu ileri sürüyor.
Kan şekerini
olabildiğince normale yakın tutmak gerekli
Kan şekeri
gün boyu devamlı olarak değişim gösterse de, kan şekerini
olabildiğince normale yakın değerlerde tutmak gerekir. Gün
içinde kan şeker değerindeki oynamalar, okyanusların iskelede
yükselmesi ve alçalması ile karakterize gel-git olayına
benzetilebilir. Herhangi bir günkü kan şekeri ölçümü ise,
iskeleye vuran suların o anki durumunu gösteren bir fotoğraf
gibidir. Sizin de görebileceğiniz gibi bu fotoğraf, suların
gerçek düzeyini hiçbir zaman göstermeyecektir, tıpkı tek bir kan
şekeri ölçümünün fazla bir şey ifade etmediği gibi. Tek bir kan
şekeri ölçümü, tedavinin düzenlenmesinde yardımcı olamaz.
Eğer
diyabetli bir kişi kendini iyi hissetmiyorsa, o an yapılacak bir
test ile bu hissettiklerinin kan şekeri düşüklüğünden mi, yoksa
yüksekliğinden mi kaynaklandığını gösterecektir. Hatta bazı
dönemlerde fiziksel olarak bir değişim yaşanmasa da kan şekeri
düzeyi o kadar iyi olmayabilir. Kan şekerinin hafif yükseldiği
durumlarda diyabetli iyi şeyler hissedebilir ve sorunu fark
etmeyebilir. Ancak ne yazık ki, bu seviyeden daha yükseğe
çıktığında yaşanan tablo değişir ve uyku hali, yorgunluk
gözlenebilir. Hatta ketozise, sonra da ketoasidoza kadar
gidebilir. Bu noktada durumu erken fark etme problemi daha
başında çözmeye yarar.
Sonuç için
1-2 dakika yeterli
Başta da
belirttiğimiz gibi, diyabetli kişinin günde sadece birkaç
dakikasının ayırarak kan şekerini kendisinin takip etmesi son
yıllarda diyabet takibindeki en önemli ilerlemelerden biri
olarak gösteriliyor. Bu gelişme sayesinde diyabetin tedavi
planlaması kökünden değişime uğradı. Evde kan şekeri testi ile
kişiler kendi diyabetlerini kontrol altına alarak, kendi
metabolik durumunu anında öğrenebiliyor ve en önemlisi, diyabet
tedavisinde ve yönetiminde pasif olmaktan çıkıp doktorlar ve
diğer sağlık personelinden oluşan takımın bir parçası haline
geliyor.
Kan şekerinin
kontrolü sırasında, iki önemli noktayı hatırlamakta fayda var.
Kan şekerindeki dalgalanmalar, birçok diyabetlinin aklını
karıştırır. Kan şekeri, açlıkta düşük, tokluğun ilk yarım saati
ile bir saati arasında en yüksek değerine ulaşır. Bir saatten
sonra zamanla düşer.
On-onbeş yıl
öncesine dek bir diyabetlinin kendi kan şekeri ölçümünü yapmak
mümkün değildi. Diyabetliler, idrar şeker testi ile izleniyordu.
Ancak burada önemli bir ayrıntı bulunmaktaydı, idrarda şeker,
kan şekeri kanda yükseldikten bir süre sonra çıkabilir. Daha
önemlisi idrarda şeker testi, normal sınırın altındaki kan
şekeri hakkında (örneğin hipoglisemide) bilgi vermez.
Diyabet;
kandaki glukoz konsantrasyonunun normalden yüksek olması ile
kendini belli eden bir metabolizma hastalığıdır. Bunun nedenini
anlayabilmek için vücudumuzun gerekli enerjiyi nasıl sağladığını
bilmemiz gerekir. Her yemekte nişasta veya şeker alarak
karbonhidrat tüketiriz. Sindirim sırasında karbonhidratlar
glukoz ve diğer elemanlarına dönüşür ve bağırsaklardan emilerek
kan dolaşımına katılır. Hücreler kan dolaşımı ile gelen glukozu
alarak enerjiye dönüştürürler. Ancak glukozun hüçre içine
girmesi için bir hormona ihtiyaç vardır. İşte bu hormon
insülindir. Yemeklerden sonra kandaki glukoz düzeyi artar.
İnsülin hormonu sayesinde glukoz hüçre içine alınır ve enerjiye
çevrilir. Böylece kanda glukoz seviyesi düşer. Eğer insülin
hormonu hiç üretilmiyorsa veya gerekenden az üretiliyorsa ya da
glukozun hücre içine girmesini sağlamıyorsa kanda glukoz ( kan
şekeri ) düzeyi artar. Bu durumda şeker hastalığı ortaya çıkar.
Diyabetin
bazı erken belirtileri vardır. Kan şekeri yüksek olan kişilerde
başlangıçta yorgunluk, halsizlik,iştahsızlık, sık idrara çıkma,
susama, yara ve berelerin uzun zamanda iyileşmesi gibi
belirtiler vardır. Eğer ailenizde şeker hastası olan varsa bu
hastalığa yakalanma riskiniz daha fazladır. Bu belirtilerle
doktorunuza başvurduğunuz taktirde doktorunuz kan şekerinizin de
belirlenmesini isteyecektir.
Hipoglisemi
nedir , Kan Şekerinin Düşmesi , Kan Şekeri Düşüklüğü
Hipoglisemi
Nedir ( Kan Şekeri Düşüklüğü )
Hipoglisemi
Nedir
Kan şekerinin
normal sayılan sınırın altına inmesine hipoglisemi denir. Bir
çok insan tarafından öyle sanılsa da sık rastlanan bir olay
değildir ve daha çok insülin veya ağızdan şeker düşürücü ilaç
alanlarda görülür. Diğer bir deyişle; Kan şekeri düzeyinin 50 mg/dl
veya altına düşmesi hipoglisemi olarak tanımlanır.
Hipogliseminin oluşumuna zemin hazırlayacak nedenler ortadan
kaldırıldığında hipoglisemi riski de uzaklaştırılmış olur, Aksi
takdirde insülin veya oral antidiyabetik ilaç kullanan herkeste
hipoglisemi görülebilir.
Hipoglisemi
Nedenleri , Hipogliseminin Görülme sıklığı , Hipogliseminin Risk
faktörleri
Çok fazla
insülin veya ağızdan alınan şeker düşürücü ilaçlardan, az
yemekten veya fazla hareketten olabilir. Şeker hastası
olamayanlarda hipoglisemi bazı urlar veya aç karnına alınan
alkolden kaynaklanabilir. Addison Hastalığı ( böbrek üstü bezi
yetmezliği ) da hipoglisemiye neden olur.
- Gereğinden
fazla insülin veya oral antidiyabetik kullanmak,
- Yemekleri
ve ara öğünleri düzensiz saatlerde yemek
- Öğünlerde
gereksinimden az karbonhidrat almak
- İlaçları
yanlış zamanda kullanmak,
- Her
zamankinden fazla egzersiz yapmak,
- Alkol
kullanmak,
- Kadınlarda
adet kanamasının başlaması,
- İnsülin
enjeksiyonlarının yerini değiştirmek,
- Sindirim
güçlüğü, mide boşalmasının gecikmesi,
- Soğuk/ılık
ortamdan çok sıcak ortama geçmek.
Hipogliseminin Belirtileri
Belirtiler
kişiden kişiye değişmekle beraber en sık görülenler şunlardır :
Halsizlik Titreme Baş dönmesi Soğuk ter boşanır Cilt kül rengi
veya soluktur Sinirlilik Açlık hissi Bulanık görme Yürümede
zorluk Eller ve ayaklarda karıncalanma Bilinç kaybı ( bazı
vakalarda ) çocuklarda kasılmalar ve yaşlılarda felç ( ender
olarak )
Hipoglisemi
Hastalığının Tanı / Teşhis
Hipoglisemi (
kan şekeri düzeyinde düşüklük ) teşhisi, kan şekerinin
ölçülmesine ve pankreas işlevleri incelenmesi ile ilgili
deneylere dayanır ( ağızdan ve damardan şeker yükleme testleri,
damar içi tolbütamit testi, insüline dayanıklılık testi vs. )
Hipogliseminin Tedavisi
Hipogliseminin acil olarak tedavi edilmesi gerekir. Tedavi her
şeyden önce, kas içine glukagon iğnesi ( kan şekerini yükseltir
) yapmaya, hemen sonra da hastanın şeker almasına dayanır.
Olanak varsa şeker ağızdan verilmelidir; olanak yoksa, damar
içine damla damla yoğun şeker eriyiği verilmesine
başvurulmalıdır.
Hipoglisemi
Tedavisinde 15/15 Kuralı Nedir?
Eğer kan
glikoz düzeyi 70 mg/dl’nin altında ise 15 g karbonhidrat (basit
şeker) alınır, hareket etmeden ve başka bir besin yemeden 15
dakika beklenir ve 15. dakikada tekrar kan şekeri ölçülür.
Hipoglisemiyi tedavi ettikten 15 dakika sonra kan şekeri 80 mg/dl’nin
altında ise tekrar 15 g karbonhidrat (nişastalı besin)
tüketilir.
Hipoglisemiyi
tedavi ettikten 15 dakika sonra kan şekeri 80 mg/dl’nin üstünde
ise bir sonraki öğün zamanı düşünülmelidir. Eğer bir sonraki
öğüne 1 saat veya daha fazla bir süre var ise tekrar 15 g
karbonhidrat (nişastalı besin) tüketilir.
Hipoglisemi
Tedavisi için Alınması Gereken Tedbirler Nelerdir?
Hipoglisemi
tedavisi için gerekli olan en önemli tedbir, diyabetlinin
yanında, iş yerinde, çantasında, arabasında kesme şeker veya
glikoz tabletlerini bulundurmasıdır.
Diyabetlinin
çevresindeki insanlar hipoglisemisi olan diyabetlide ki
huzursuzluk, solukluk, terleme, dalgınlık ve davranış
bozukluğunu fark edebilirler. Bu nedenle gerek diyabetli
kişinin, gerek çevresinin (aile, okul arkadaşları, öğretmenleri
gibi) hipoglisemi belirtileri ve tedavisi konusunda
bilgilendirilmesinde son derece yarar vardır. Ayrıca
diyabetlinin yanında taşıyacağı diyabet kartı da,
hipoglisemideki alınacak acil önlemleri içermelidir.
Yaşadığınız
bir hipoglisemi atağından sonra bu hipogliseminin nedeni neydi?
Hangi etkiler bu durumu yaşamanıza sebep oldu? gibi soruları
kendinize sorduğunuzda ve bulduğunuz nedeni daha sonra
tekrarlamadığınız taktirde hipoglisemi riskinden uzaklaşmış
olursunuz.
Hipoglisemiyi
Farketmeme Nedir?
Bazı
kişilerde hipoglisemi belirtisi olmayabilir ancak kan şekeri
ölçüldüğünde hipoglisemi olduğu saptanabilir. Bu problem
‘hipoglisemiyi farketmeme’ olarak isimlendirilir.
Hipoglisemiyi
farketmeme her diyabetlide olmaz, daha çok uzun yıllardır
diyabetle yaşayan bireylerde görülür. Nöropati (sinir hasarı),
sıkı glisemi kontrolü, bazı kalp ve tansiyon ilaçları
hipoglisemiyi farketmeme nedeni olabilmektedir.
Hipoglisemiyi
farketmeyen diyabetlilerin sık kan şekeri ölçümü yapması ve
belirti olmamasına karşın ölçüm sonucunda hipoglisemi saptanırsa
derhal hipoglisemi tedavisini yapmaları gerekir.
Hiperglisemi
nedir , Kan Şekerinin Yükselmesi
Hiperglisemi
Nedir ?
Hiperglisemi
kanda şekerin normalin çok üstünde bulunması anlamına gelen
tıbbi bir terimdir. Kan şekerinin normal sınırların üzerine
çıkmasının sebepleri, ilaçların gerektiği kadar alınmaması, çok
fazla yemek yemek, egzersiz yapmamak ve bir başka hastalığın
oluşması ya da stres gibi durumlardır.
Hiperglisemide görülen en önemli belirtiler, her zamankinden
daha fazla susamak ve acıkmak, sıkça idrara çıkmak, deride
kuruluk ve kaşıntı, bulanık görmek ve yaraların yavaş
iyileşmesidir.
Tedavide
mutlaka diyete dikkatli bir şekilde uymak, ilaçları zamanında
kullanmak, egzersizleri düzenli bir şekilde sürdürmek ve düzenli
olarak kan şekerini ölçtürmek esastır.
Hiperglisemiye genellikle aşağıdaki olaylar neden olur;
• Yeterli
miktarda insülin enjekte etmemeniz
• Başka bir
nedenle hastalanmanız
• Çok fazla
yemek yemeniz
• Her zamanki
eksersizinizi yapmamanız
Eğer Sizde
Hiperglisemi çıkarsa ne olur?
Eğer
aşağıdaki belirtiler varsa kan şekerinizi mutlaka kontrol edin.
• Her
zamankinden daha fazla susarsanız
• Her
zamankinden daha fazla acıkırsanız
• Sık sık
idrar yaparsanız
• Gece
boyunca idrar yapmak için uyanırsanız
• Kendinizi
her zamankinden daha yorgun ve uykulu hissederseniz
• Bulanık
görürsünüz
•
Kesikleriniz ya da yaralarınız yavaş iyileşir
Eğer
Hipergliseminiz olduğunu düşünüyorsanız ne yaparsınız?
Özellikle
eğer kan şekerinizi düzenli bir şekilde kontrol etmiyorsanız
mutlaka doktorunuzu aramalısınız. Her zamanki günlük diyabet
tedavisi uygulamanıza dönmeniz, kan şekeri yükselmesinin en iyi
tedavi yöntemidir.
Şu
bakımlardan emin olun.
Diyetinize
titizlikle uymalısınız,
Diyabet
ilaçlarınızı ( ağızdan alınan veya insülin ) zamanında ve doğru
olarak kullanmalısınız,
Düzenli fizik
eksersizleri yapmalısınız,
Her gün kan
şekerinizi ölçmelisiniz.
Sizin için
geçerli olan kan şekeri seviyelerinizi doktorunuzdan mutlaka
öğrenerek kontrol edebileceğiniz bir yere kaydedin.
Diyabet
Sözlüğü , Diyabet Terimleri
Alfa
hücreleri: Pankreasın Langerhans adacıklarında bulunan ve
glukagon üreten hücreler
Aseton: Vücut
yağlardan enerji elde ettiğinde ortaya çıkan ve ketonlar olarak
adlandırılan maddelerden biri
Aspartam:
Düşük kalorili yoğun bir tatlandırıcı
Balayı
dönemi: İnsülin tedavisine başlandıktan kısa bir süre sonra
dozunun azaltıldığı dönem
Berrak
insülin: Kristalize insülin
Beta
blokerler: Stres hormonlarının kalp damar sistemi üzerindeki
etkilerini bloke eden ilaçlar
Beta
hücreleri: Pankreasın Langerhans adacıklarında bulunan ve
insülin üreten hücreler
Diyabet:
Yüksek kan şekeri ile karakterize pankreas rahatsızlığı
Diyabet
komplikasyonları: Yeterli düzeyde kontrol edilemeyen kan
şekerinin kısa ve uzun vadeli olumsuz sonuçları
Diyabetik
amyotrofi: Diyabete bağlı olarak belli sinirlerin hasarı sonucu
bacaklarda ağrı ve/veya güç kaybı ile seyreden nadir bir durum.
Diyabetik
koma: Genellikle ketoasidoz ve bilinç kaybı ile birlikte bulunan
aşırı kan şekeri yükselmesi sonucu görülen bilinç yitimi
Diyabetik
nefropati: Şeker hastalığı seyrinde ortaya çıkan böbrek
rahatsızlıkları
Diyabetik
nöropati: Şeker hastalığı seyrinde ortaya çıkan sinir sistemi
rahatsızlıkları
Diyabetik
retinopati: Şeker hastalığı seyrinde ortaya çıkan göz
rahatsızlıkları
Enjektör:
İğne yapmaya yarayan cihaz
Fruktoz:
Doğal olarak meyvelerde bulunan şeker
Gestasyonal
diyabet: Gebelik sırasında oluşan şeker hastalığı
Glikojen:
Karbonhidratların karaciğerde depolanma şekli
Glikolize
hemoglobin: Kan şekeri kontrolünün ne kadar "yeterli" olduğunu
gösteren kriterlerden biri
Glikoz:
Karbonhidratların sindirimi sonu açığa çıkan bir şeker türü
Glikoz
tolerans testi: Diyabet tanısı için kullanılan test
Glikozüri:
İdrarda glikoz bulunması
Glokom: Göz
küresinin içindeki basıncın artmasına neden olan hastalık
Glukagon: Kan
şekerini yükselten ve pankreasın alfa hücrelerinde üretilen bir
hormon
Hemoglobin:
Alyuvarlardaki renk veren madde, glikozun bağlandığı bölüm
Hiperglisemi:
Kan şekerinin yükselmesi
Hipoglisemi:
Kan şekerinin düşüklüğü
Hormon: İç
salgı bezlerinden kana verilen protein yapısındaki madde
İmpotans:
İktidarsızlık
İnsülin: Kan
şekerini dengeleyen ve pankreasın beta hücrelerinden salınan
hormon
İnsülin
reaksiyonu: Kan şekeri düşmesinin diğer adı
İntradermal:
Cilt içine
İntramusküler:
Kas içine
Kalori:
Enerji veya ısı ölçü birimi
Ketoasidoz:
İnsülin eksikliğine bağlı olarak yağların yakılmasının sonucunda
keton ve asit oluşumu ile seyreden ciddi bir durum.
Keton: Enerji
elde etmek üzere vücuttaki yağlar kullanıldığında açığa çıkan
asit yapısındaki madde
Ketonüri:
İdrarda aseton ve keton bulunması
Ketoz: Kanda
keton cisimciklerinin aşırı artması
Lipoatrofi:
İğne yapılan yerde yağ dokusunun azalması
Pankreas:
Sindirim sistemine dahil olan ve insülin salgılayan, midenin
arkasında yer alan bez
Sakarin:
Kalori içermeyen sentetik bir tatlandırıcı
Sülfonilüreler: Pankreasın insülin salgılanmasını uyararak kan
şekerini düşüren haplar
Tip 1
Diyabet: Yalnızca diyet veya haplarla tedavi edilmeyen insüline
bağımlı diyabet
Tip 2
Diyabet: İnsüline bağımlı olmayan diyabet
Toksemi:
Toksinlerin (zehirlerin) emilimi sonucunda vücudun zehirlenmesi
Diyabet
Sözlüğü , Diyabet Terimleri
Alfa
hücreleri: Pankreasın Langerhans adacıklarında bulunan ve
glukagon üreten hücreler
Aseton: Vücut
yağlardan enerji elde ettiğinde ortaya çıkan ve ketonlar olarak
adlandırılan maddelerden biri
Aspartam:
Düşük kalorili yoğun bir tatlandırıcı
Balayı
dönemi: İnsülin tedavisine başlandıktan kısa bir süre sonra
dozunun azaltıldığı dönem
Berrak
insülin: Kristalize insülin
Beta
blokerler: Stres hormonlarının kalp damar sistemi üzerindeki
etkilerini bloke eden ilaçlar
Beta
hücreleri: Pankreasın Langerhans adacıklarında bulunan ve
insülin üreten hücreler
Diyabet:
Yüksek kan şekeri ile karakterize pankreas rahatsızlığı
Diyabet
komplikasyonları: Yeterli düzeyde kontrol edilemeyen kan
şekerinin kısa ve uzun vadeli olumsuz sonuçları
Diyabetik
amyotrofi: Diyabete bağlı olarak belli sinirlerin hasarı sonucu
bacaklarda ağrı ve/veya güç kaybı ile seyreden nadir bir durum.
Diyabetik
koma: Genellikle ketoasidoz ve bilinç kaybı ile birlikte bulunan
aşırı kan şekeri yükselmesi sonucu görülen bilinç yitimi
Diyabetik
nefropati: Şeker hastalığı seyrinde ortaya çıkan böbrek
rahatsızlıkları
Diyabetik
nöropati: Şeker hastalığı seyrinde ortaya çıkan sinir sistemi
rahatsızlıkları
Diyabetik
retinopati: Şeker hastalığı seyrinde ortaya çıkan göz
rahatsızlıkları
Enjektör:
İğne yapmaya yarayan cihaz
Fruktoz:
Doğal olarak meyvelerde bulunan şeker
Gestasyonal
diyabet: Gebelik sırasında oluşan şeker hastalığı
Glikojen:
Karbonhidratların karaciğerde depolanma şekli
Glikolize
hemoglobin: Kan şekeri kontrolünün ne kadar "yeterli" olduğunu
gösteren kriterlerden biri
Glikoz:
Karbonhidratların sindirimi sonu açığa çıkan bir şeker türü
Glikoz
tolerans testi: Diyabet tanısı için kullanılan test
Glikozüri:
İdrarda glikoz bulunması
Glokom: Göz
küresinin içindeki basıncın artmasına neden olan hastalık
Glukagon: Kan
şekerini yükselten ve pankreasın alfa hücrelerinde üretilen bir
hormon
Hemoglobin:
Alyuvarlardaki renk veren madde, glikozun bağlandığı bölüm
Hiperglisemi:
Kan şekerinin yükselmesi
Hipoglisemi:
Kan şekerinin düşüklüğü
Hormon: İç
salgı bezlerinden kana verilen protein yapısındaki madde
İmpotans:
İktidarsızlık
İnsülin: Kan
şekerini dengeleyen ve pankreasın beta hücrelerinden salınan
hormon
İnsülin
reaksiyonu: Kan şekeri düşmesinin diğer adı
İntradermal:
Cilt içine
İntramusküler:
Kas içine
Kalori:
Enerji veya ısı ölçü birimi
Ketoasidoz:
İnsülin eksikliğine bağlı olarak yağların yakılmasının sonucunda
keton ve asit oluşumu ile seyreden ciddi bir durum.
Keton: Enerji
elde etmek üzere vücuttaki yağlar kullanıldığında açığa çıkan
asit yapısındaki madde
Ketonüri:
İdrarda aseton ve keton bulunması
Ketoz: Kanda
keton cisimciklerinin aşırı artması
Lipoatrofi:
İğne yapılan yerde yağ dokusunun azalması
Pankreas:
Sindirim sistemine dahil olan ve insülin salgılayan, midenin
arkasında yer alan bez
Sakarin:
Kalori içermeyen sentetik bir tatlandırıcı
Sülfonilüreler: Pankreasın insülin salgılanmasını uyararak kan
şekerini düşüren haplar
Tip 1
Diyabet: Yalnızca diyet veya haplarla tedavi edilmeyen insüline
bağımlı diyabet
Tip 2
Diyabet: İnsüline bağımlı olmayan diyabet
Toksemi:
Toksinlerin (zehirlerin) emilimi sonucunda vücudun zehirlenmesi
Diyabetlilerin Psikolojik Durumu , Şeker Hastalarının Psikolojik
Durumu
Diyabet,
yaşam boyu süren ve hastayı olduğu kadar yakınlarını da
ilgilendiren bir hastalıktır. Tüm kronik hastalıklarda olduğu
gibi, sürekli tedavi gerektirmesi, çok sayıda ilaç kullanımı,
bir çok organı etkileyip komplikasyonlara neden olması, hastada
psikolojik bozukluklara neden olur ve depresyona eğilimi
arttırır.
Beyinin
enerji kaynağının glikoz olduğu düşünülürse, hipoglisemi
durumlarında, sinirlilik, tahammülsüzlük, kişilik
değişikliklerinin olması olayın fizyolojik boyutunu da ortaya
koymaktadır. Hem fizyolojik hem de psikolojik bu faktörler hasta
yakınlarına anlatılmalı ve hastaya destek olmaları
öğütlenmelidir.
Çocuk veya
çok yaşlı hastalarda, kan şekeri ölçümü, insülin uygulaması gibi
konularda aile ve yakın çevresi (okul vb.) tıbbi yardım da
yapacağından, bu konularda da yeterli eğitim kendilerine
verilmeli, hastaya tam destek sağlanmalıdır.
Diyabet -
Şeker Hastalığı ve Obezite Şişmanlık
Obezite yani
şişmanlık, vücuttaki yağ dokusunun fazlalığı ve kilo artışıdır.
Obeziteyi belirleyen, genetik, çevresel etkenler, sosyoekonomik
durum, metabolik hastalıklar, ilaçlar gibi birçok faktör vardır.
Genelde hastaların eğilimi, daha çok bu faktörleri sorumlu
tutmak yönünde olsa da; obezitenin en önemli nedeni, gereğinden
fazla gıda alımıdır.
Günümüzde
çalışma hayatının yoğun temposu, mutfağa ayrılan zamanın
azalması, çabuk ve kolay hazırlanıp tüketilen yiyecekleri daha
fazla hayatımıza katmıştır. Bu besinler de, sebze ve meyveden
uzak, fazla miktarda şekerli, yağlı ve yüksek kalorili
yiyecekler olup, özellikle çocukların ve gençlerin damak tadına
daha hoş gelmektedir. Egzersizden uzak yaşantıyı benimseyip, en
kısa mesafeler için bile araba kullanmak, özellikle bilgisayar
ve televizyon karşısında geçirilen zamanlar da buna eklenince
obezite kaçınılmaz olmaktadır.
Obezite
yalnız estetik bir sorun olmayıp bir çok hastalığın ortaya
çıkmasını kolaylaştırır;
Tip 2
Diyabet, hipertansiyon, arteriosklerotik kalp hastalıkları,
menstrial siklus bozuklukları, gebelik komplikasyonlarında
artış, safra kesesi taşları, yağlı karaciğer, uyku apnesi,
osteoartrit, depresyon bunlardan birkaçıdır.
Obezitenin
belirlenmesinde önemli ölçüm, beden yağ oranıdır. Bu oran
kadında, % 20-25; erkekte, % 15-18'dir. Ancak, bu ölçüm hassas
olsa da uygulanması güç bir yöntemdir. Bu nedenle, daha kolay
uygulanan Beden Kitle İndeksi ( BKİ ) kullanılır. BKİ, ağırlığın
boyun karesine bölünmesi ile elde edilir. İdeal olan, 20-25
kg/m2 dir. 25-30 kg/m2, fazla kilolu; 30 kg/m2 üzeri, obez; 40
kg/m2 üzeri, morbid obez olarak tanımlanır.
Obezitede
beden yağı artar demiştik. Bu yağın hangi bölgelerde dağılmış
olduğu da önemlidir. Karın ve bel çevresinde artan yağ dokusu,
diyabet riskini daha fazla arttırır. Tip 2 Diyabet ile obezite
arasında çok yakın ilişki olup, Tip 2 Diyabet olan bireylerin %
80'i şişmandır. Obezite, insülin direncine neden olmakta, bu da
diyabet oluşumunu kolaylaştırmaktadır. Obezite aynı zamanda
diyabet tedavisi ve kan şekeri kontrolünü de zorlaştırmaktadır.
Kilo verme ve egzersiz ile kan şekeri kontrolü çok daha kolay
olmakta, oral antidiyabetik ilaç dozları da obez hastalara göre
belirgin olarak azalmaktadır.
Diyabet ve
obezite arasındaki bu yakın ilişki düşünüldüğünde, erken
alınacak önlemler ile sonuçların yüz güldürücü olacağı açıktır.
Son yıllarda yapılan çalışmalar, yaşam tarzı değişikliklerinin
Bozulmuş Glikoz Toleransı' nın ( BGT ), Tip 2 Diyabet'e
ilerlemesini engelleyebildiğini göstermiştir. Örneğin; Finnish
Diabetes Prevention Study'de, kilo verme, yüksek posalı, düşük
yağ içeren diyet ve artmış egzersizle, Bozulmuş Glikoz Toleransı
olan ve aşırı kilolu kişilerde Tip 2 Diyabet'e gidiş % 58
oranında azalmıştır.
Obezite de,
diyabet ve hipertansiyon gibi kronik bir hastalık olarak
düşünüldüğünde, tedavisi zor ve uzundur. Egzersiz, düşük
kalorili diyet, psikolojik destek gibi çok sayıda komponenti
olan obezite tedavisinden önce, obezitenin oluşumunu önlemek her
zaman olduğu gibi daha önemlidir. Bu nedenle de bunun hayatın
ilk yıllarından itibaren ele alınması gereken bir konu olduğu
unutulmamalıdır. Çocukların beslenmesindeki bilinçsiz
davranışlar, obezitenin temel taşlarını hazırlamaktadır. Çünkü
çocuklukta yağ hücreleri ve adipöz doku kütlesindeki artış,
obezite hazırlayıcısıdır. Obezlerde bu adipöz doku kütlesi,
normal şahıslardan 5 kat fazladır. Bilindiği gibi diyet yapmak
da yağ hücresi sayısını değil, boyutunu azaltır.
Beslenme
alışkanlıkları, hareketsiz bir yaşam tarzı önümüzdeki yıllarda
obezitenin daha da artan bir sıklıkla devam edeceğini
göstermektedir. Ancak sevindirici olan, eskiden şişmanlık,
sağlıklı olmanın göstergesiyken, günümüzde ciddi bir sağlık
sorunu olarak görülmektedir. Bu konuya verilecek önem ve
yapılacak eğitimlerle "Bir dirhem etin bin ayıp örtmediği" ,
hatta bir çok hastalığı da beraber getirdiği öğretilirse; başta
diyabet olmak üzere bazı hastalıkların ortaya çıkması
önlenebilir veya geciktirilebilir ve tedavileri kolaylaşabilir.
Diyabet ve
Alkol
Alkol
Biz
diyabetlilerde alkol alımının tamamen yasaklanmasını
önermiyoruz. Bununla birlikte, alkolün etki mekanizmasını
bilerek, kararında içmek, sarhoş oluncaya kadar içmemek
önemlidir. Henüz kanunen alkol alacak yaşta değilseniz, alkol
alıp almamanız konusunda son söz her zaman anne-babanızındır.
Alkol satın alabileceğiniz yaş sınırı ülkeden ülkeye
değişmektedir. Biz diyabet kliniğinde ne herhangi birşeyi
yapmanıza izin vermek ne de yasak koymak durumundayız. Biz size
sadece etki mekanizmalarını anlatarak özellikle nelerin farkında
olmanız gerektiğini söyleyebiliriz.
Karaciğerde
tıkanma
Alkol,
karaciğerdeki enzimleri alkolün yıkılması ile meşgul ederek
karaciğerin yeni glukoz üretimini (glukoneogenezis) etkisiz hale
getirmektir. Karaciğer yine de glikojen depolarından glikoz
açığa çıkabilir fakat depolar boşaldığında hipoglisemi ortaya
çıkacak ve alkol alımından sonra kanda kortizon ve büyüme
hormonu konsantrasyonu azalacaktır.
Her iki
hormonun salınımından 3-4 saat sonra ortaya çıkan kandaki glukoz
seviyesinin arttırıcı etkileri bulunmaktadır. Bu durum alkol
alımından saatler sonra hipoglisemi riskinin artması riskini
açıklamaktadır. Karaciğerin serbest yağ asitleri üretme yeteneği
de azalacaktır. Bu biyolojik faktörlerin birlikteliği
hipoglisemi riskinin alkol alımından sonra önemli ölçüde
artmasına neden olur.
Alkolün
karaciğerdeki glukoz üretimini bloke ettiği çok iyi bilinen bir
gerçektir. Bu yemek yemeden önce bir kokteyl alınması geleneğini
açıklamaktadır. Alkol karaciğeri bloke edecek, kan glukoz
seviyesi hafif düşecek ve bu durum iştahın artmasına neden
olacaktır. Diyabet hastalığında kan şekerinin çok düşük
düzeylere düşme riski bulunmaktadır. Alkolün bu etkisi
vücudunuzdaki alkolün karaciğerde parçalanması için geçen süre
kadar devam eder.
Karaciğer, kg
başına vücut ağırlığına göre, saatte 0.1 gr (1.5 grains) saf
alkolü parçalamaktadır. Örneğin vücut ağırlığınız 70 kg (155
pound) ise, bir şişe az alkollü biradaki alkol bir saatte, 4 cl
likörde 2 saatte ve bir şişe şarapta 10 saatte parçalanacaktır.
Bu nedenle, eğer akşam alkol alırsanız, bütün gece ve kısmen
ertesi gün hipoglisemi riskiniz olacaktır.
Diyabette
alkollü olmak neden tehlikelidir?
Diyabetiniz
varsa, insülininizi zamanında ve doğru dozda almak ve insülin
eksikliği yada hipoglisemide kendinizi iyi hissetmediğinizi
anlamanız gibi çoğu zamanda berrak düşünebilmeniz gereklidir.
Eğer alkollü iseniz alkol aldıktan sonra güvenli olarak araba
kullanamassınız. Alkol alımından sonra gelişen ağır
hipogliseminin diyabetli gençlerde çlüme yol açtığı gçrülmüştür.
Yakın zamanda yapılan çalışmalar, alkolün hipoglisemideki
rolünün, karaciğerin glıkoz üretim yeteneğinin kısıtlanmasından
daha çok hipogliseminin saptanabilirliğinin azalmış olmasıyla
ilgili olduğunu göstermektedir.
Yapılan bir
çalışmada yetişkin diyabetlilere yemekle birlikte 1 g/kg (34
grains/pound) vücut ağırlığına eş değer alkol (yemekle birlikte
aperatif alkol 4 cl votka, ½ şişe şarap ve kahve ile birlikte 4
cl konyak) verilmiştir. Bir yetişkinde bu miktardaki alkolün
yıkılması için yaklaşık 10 saat gerekmektedir. Bu yetişkinlerde
kandaki alkol yoğunluğu en fazla yaklaşık ‰ 1 (22 mmol/L)'e
ulaşmıştır. Ertesi sabah saat 10'a kadar yinelenen kan glukozu
değerleri aynı kişilerin aynı miktarlarda maden suyu içtikleri
kontrol günündeki ölçümlere yakın değerlerde bulunmuştur. Bu
kişilerin hiç birinde hipoglisemi bulguları görülmemesine karşın
açlık kan glukozu düzeyleri alkol alımından sonraki sabah
yapılan ölçümlerden ortalama 0.7 mmol/L (13 mg/dL) daha düşüktü.
Temel
kurallar
Alkol alırken
her zaman bir şeyler yiyin. Ertesi günde hipoglisemi risk
olacağından yediklerinizin " uzun etkili" karbonhidratlar olması
gerektiğini hatırlayın. Şeker içeren alkollü içecekler (likör
gibi) başlangıçta kısa bir süre kan glukoz düzeyinin
yükselmesine daha sonra hipoglisemi riskinin ortaya çıkmasına
neden olur. Bir kadeh biradaki karbonhidrat oranı yaklaşık bir
bardak sütteki ile aynıdır.
Diyabetli bir
yetişkin eğer aynı zamanda yemek yiyorsa ılımlı miktarlarda
alkol alabilir. Yemekle birlikte alınan 1-2 kadeh şarap ya da
6-8 cl (1/5-1/4 sıvı ounce) likör ertesi geceki hipolisemi
riskini artırmaz.
Aşırı
miktarda alkol aldığınızda ne yapmalısınız?
Yatmadan önce
fazladan bir şeyler yiyin. Bu durumda, birkaç saat süre boyunca
kan glukozunun yavaş yükselmesini sağlayan patates kızartması
(gevreği) yiyebilirsiniz. Yatmadan önceki kan glukoz düzeyi 10
mmol/L (180 mg/dL)' den daha az olmalıdır. Hipoglisemiden
kaçınmak için gece yatmadan önceki insülin dozunu 2-4 ünite
azaltın. Tek başınıza yatmayın - gece boyunca ciddi
hipogliseminizin çıkması durumunda size yardımcı olacak birine
ihtiyacınız olacaktır. Eğer eve çok geç gelirseniz anne veya
babanızı durumunuzdan haberdar etmeyi ihmal etmeyin. Her ne
kadar utandırıcı olsa da aslında bu sizin yaşam sigortanız
olabilir. Ertesi sabah kalkar kalkmaz iyi bir kahvaltı etmeyi
ihmal etmeyin. Alkol alınması halinde glukagonun kan glukozu
düzeyini artırıcı etkisinin daha zayıf olacağını bilmek
önemlidir. Bunun nedeni alkolün, glukaganun karaciğerdeki glukoz
üretimini arttırıcı yeteneğini engellemesidir.
Diyabette
Cinsellik , Diyabet ve Cinsel Yaşam
Erkekte
cinsel aktivite nasıl gerçekleşir?
Erkekte
testisler (yumurtalıklar) görevlerini yerine getirdiği zaman
normal libido (cinsel arzu), cinsel aktivite vardır ve/veya
kendiliğinden gün içinde veya gece sertleşme görülür. Ereksiyon
(sertleşme) erkek cinsel organının kasları, sinirleri ve
damarları arasındaki uyum sonucu gelişir. Diyabetli erkeklerde
ereksiyon bozukluğuna neden olan iki ana faktör vardır:
diyabetik damar ve sinir hastalıkları.
Erektil
disfonksiyon ne anlama gelmektedir?
Erkek cinsil
organında (penis) ereksiyon olmaması veya olan ereksiyonun
korunamaması durumuna erektil disfonksiyon denir. Erektil
disfonksiyon gelişmekte olan diyabetin habercisi olabilir.
Diyabet
erkekte nasıl erektil disfonksiyona sebep olur?
Diyabet
beyinden çıkan sinyallerin erkek cinsel organına ulaşmasını
etkiler ve ereksiyon için gerekli kan akımını kontrol eden
sinirlerin görevini bozar.
Erektil
disfonksiyon neden önemli bir durumdur?
Erektil
disfonksiyon diyabetli erkeklerin %50-70'inde görülür. 20-29 yaş
aralığında %9 iken 70 yaşında %95'e yükselmektedir. Diyabet
tanısı konduktan sonra ilk on yıl içinde erkeklerde açık olarak
erektil disfonksiyon gelişir. Erektil disfonksiyon diyabetlide
damar sertliği varlığının bir göstergesi ve hatta kalp krizi
riskinin belirleyicisi olabilir.
Erektil
disfonksiyon değerlendirilmesi nasıl olmalıdır?
Erektil
disfonksiyonu bulunan erkek ilk muayenesine eğer mümkünse eşiyle
birlikte alınmalıdır. Böylelikle eşlerin ilişkisi ve bu
bozukluğun düzelmesi halinde bu ilişkiyi nasıl katkıda
bulunabileceğinin değerlendirilmesi yapılabilir.
Erektil
disfonksiyon için hekime başvuran hastada sırasıyla aşağıdaki
değerlendirme yapılmalıdır:
1. Öykü,
özellikle tıbbi ve cinsel özgeçmiş
2. Fizik
muayene ve pisikolojik değerlendirme
3. Hemoglobin
A1c, testosteron, prolaktin ve tiroid fonksiyon testleri
4. Gece
ereksiyon testleri (uykuda ereksiyon olmaması fiziksel bir
nedenin varlığına işarat eder)
5. Sinir
sistemini ve damarları değerlendiren testler
Gerçek neden
nedir?
Erektil
disfonksiyonu bulunan erkeklerin en önemli sorununu onlar için
mahrem bir konuyu herkese açamamaları, doğru ve yeterli hikayeyi
verememeleri oluşturmaktadır. Böyle bir yaklaşım doktoru doğru
teşhisten uzaklaştırmaktadır. Ne tür bir problemin olduğunu
belirlemek işin püf noktasıdır. Sorun kısmi sertleşme kaybı mı
yoksa hiç sertleşme kaybı mı yoksa hiç sertleşme olmaması mıdır?
Diyabetteki doğal seyir yavaş ilerleyen ve genellikle yıllar
sonra tam bir kayıpla sonlanan bir ereksiyon bozukluğudur.
Libido, yani cinsel arzu kaybı genelde yoktur. Psikojenik
erektil disfonksiyonda olduğu gibi kayıp ani değildir; sabah,
gece ve refleks ereksiyonlar kaybolmuştur ve zamanla ağırlaşan
bir tablo çizilir.
Erektil
disfonksiyonu olan diyabetli erkeklar için tedavi seçenekleri
nelerdir?
Erektil
disfonksiyonu olan diyabetli erkekler için üç belli başlı tedavi
seçeneği bulunmaktadır:
1. Erektil
disfonksiyona neden olabilecek ilaçların kesilmesi ve/veya
psikolojik destek
2. İlaç
tedavisi
3. Cerrahi
tedavi
1. Herhangi
bir tedaviye başlamadan önce erektil disfonksiyona neden olacak
her türlü ilacı kesmek gerekmektedir. Sigara ve alkol bunların
başında gelmektedir. Bazı tansiyon ilaçları, merkezi sinir
sistemi üzerine etki yapan ve hormonal dengeyi bozan ilaçlar
erektil disfonksiyondan sorumlu tutulabilir. Depresyon
diyabetlilerde sık rastlanan bir hastalıktır ve psikojenik
destek tedavisi veya ilaç tedavisi kişinin cinsel performansını
arttırabilir.
2.
Transuretral (penis içine) yerleştirme ile veya kendi kendine
penise enjeksiyon yaparak ilaç verme uygulamaları yanısıra bugün
ağızdan alınan, sildenafil denen bir maddeyi içeren ilaç
kullanıma girmiştir. Hayati yan etki taşıma riski sebebiyle hiç
bir ilaç doktor tavsiyesi dışında alınmamalı ve
uygulanmamalıdır. İlaçların etki etmediği durumlarda vaküm
yaratarak penisin kanla dolmasını sağlayıp ereksiyon sağlayan
araçlar kullanılabilir.
3. İlaç
tedavisi başarısız olanlarda penis protezi uygulanabilir. Genel
anestezi altında cerrahi işlem gerektirir. Protezin çalışmaması,
enfeksiyon ve erozyon sıklıkla karşılaşılan problemlerdir ve
protezin çıkarılmasıyla sonuçlanır. Vaküm tedavisi ve diğer ilaç
tedavilerinin varlığında protez uygulaması pek başvurulan bir
tedavi şekli değildir. Bir diğer cerrahi girişim ise genç,
diyabeti yeni ortaya çıkmış ve ileri derecede bölgesel damar
tıkanıklığı olanlarda revaskülarizasyon (yeniden damarlandırma)
tedavisidir.
Diyabetli
kadınlarda cinsel fonksiyon bozukluğu neden gelişir?
Diyabetli
kadınlarda cinsel fonksiyon bozukluğu sık görülen bir durumdur.
Erkeklerde olduğu gibi onlar da bu problemlerini hekimlere
açmaktan çekinirler ve çoğu zaman da kadındaki bu bozukluk
ruhsal durumundaki dalgalanmalar, vajinit belirtileri ile
karışabilmektedir. Kadınlarda depresyon erkeklerden daha fazla
görülür ve bu da cinsel fonksiyon bozukluğunun bir sebebidir ve
tedavi edilmelidir. Vajinal enfeksiyon cinsel fonksiyon
bozukluğuna neden olur. Sistit ise cinsel birleşme sırasında
rahatsızlık kaynağıdır. Pre-menstrual sendrom sırasında kan
şekeri ayarında bozuklukların olması bu dönemde cinsel fonksiyon
bozukluğuna sebep olabilir. Kadın diyabetlilerin kullandığı
tansiyon ilaçları gözden geçirilmelidir. Menopoz döneminde
hormon tedavisi görmeyen kadınlarda cinsel arzu kaybı
görülecektir.
Cinsel
fonksiyon bozukluğu olan kadında değerlendirme nasıl
yapılmalıdır?
1. Öykü,
özellikle tıbbi ve cinsel özgeçmiş
2. Fizik
muayene ve pisikolojik değerlendirme
3. Hemoglobin
A1c, tiroid fonksiyon testleri
Diyabet ve
Hipertansiyon
Diabetes
Mellitus’ un en önemli makrovasküler komplikasyonu (büyük damar
hasarı) koroner kalp hastalığıdır. Diyabetik bireylerde koroner
kalp hastalığı oranı, diyabetik olmayan bireylere kıyasla
oldukça yüksektir (% 2-5’ e karşılık % 40-50’ lere varan
değerler).
Kalp damar
hastalıkları özellikle kadınlarda olmak üzere her iki cinste de
önde gelen ölüm nedeni olup; kadınlarda 2, erkeklerde 4 kat daha
sık görülmektedir. Diyabetik olguların en önemli hastalık ve
ölüm nedeni yine kalp damar hastalıklarıdır. Diğer bir ifade
ile, söz konusu hastaların büyük çoğunluğu kalp damar
hastalıkları nedeni ile hastaneye yatmakta ve yine büyük
çoğunluğu aynı nedenle hayatını kaybetmektedir. Son yıllarda
yayınlanan kardiyoloji kılavuzlarında Diabetes Mellitus koroner
kalp hastalığı eşdeğeri kabul edilmektedir.
Diyabetik
bireylerde mevcut çeşitli koroner kalp hastalığı risk
faktörlerinden dislipidemi (kan yağlarının nitelik ve / veya
niceliksel bozukluğu) ve hipertansiyon geri dönüşümlü risk
faktörleridir. Diyabet hastalarında hipertansiyon varlığı
koroner kalp hastalığı riskini 3, dislipidemi varlığı ise 4 kat
arttırır.
Epidemiyolojik çalışmalar diyabetik olgularda hipertansiyon
sıklığının diabetik olmayanlara göre yaklaşık 2 kat yüksek
olduğunu göstermektedir. Tip II Diabetes Mellitus (insüline
bağımlı olmayan diabet) hastalarının % 60-70’i hipertansiftir.
Tip 1 Diabetes Mellitus (insüline bağımlı diabet) olgularında
hipertansiyon sıklığı tip II diyabetiklerden farklı olup, bu
bireylerde hipertansiyon böbrek hastalığının ortaya çıkışı ve
ilerlemesi ile paralellik gösterir. 20-30 yıllık diabet öyküleri
olan tip 1 diyabetiklerde bu oran yaklaşık % 50’dir.
Diyabet
genellikle hipertansiyon ve obezite ile birliktelik
göstermektedir. Diyabet ve hipertansiyon birlikteliğinde hedef
organ hasarı belirgin olarak artar. Tip II diyabet veya glukoz
intoleransı (gizli şeker), hipertansiyon, dislipidemi, insülin
direnci, insülin yüksekliği ve santral obezite (elma tipi
şişmanlık) ile karakterize bir durum tarif edilmiştir. En yaygın
kullanılan adı ile Metabolik Sendrom X denen bu sendromun
parametreleri koroner kalp hastalığı için risk faktörüdür.
Diyabet
olgularında görülen hipertansiyon kalp damar hastalığı riskini 3
kat arttırır. Bu ölümcül ikili; ani kalp kaynaklı ölüm, koroner
kalp hastalığı, kalp yetmezliği, serebrovasküler hastalık (inme
vs.) ve yaygın damar hastalığı ile sonuçlanabilir. Diğer yandan
diabetik nefropati ( diabet kaynaklı böbrek hasarı) ve diyabetik
retinopati (diabet kaynaklı gözdibi hasarı) ile sonuçlanan
mikrovasküler komplikasyonlar (küçük damar hasarı) da ayrıca
hastalık hali ve ölüm oranlarının artmasına katkıda bulunur.
Başta
İngiltere’de yürütülmüş olan UKPDS çalışması olmak üzere yapılan
pek çok çalışma bize, diyabet hastalarında kan şekerini
düşürmenin kalp damar hastalıklarını önlemede tek başına yeterli
olmayacağını, hipertansiyon ve dislipidemi başta olmak üzere
diğer risk faktörlerinin de düzeltilmesi gerektiğini
göstermiştir.
Hedeflenen
kan basıncı düzeyi diyabetik olgularda 130 / 80 mmHg’nin
altıdır. Burada gözden kaçırılmaması gereken bir nokta ,
antihipertansif tedavinin amacının sadece kan basıncını düşürmek
değil toplam kalp damar hastalığı riskini azaltmak olduğudur.
Kan basıncının normal hedeflere ulaşması kalp damar hastalıkları
riskini belirgin olarak azaltır. Buna ek olarak özellikle ACE I
ve A2RB blokerleri (renin - angiotensin sitemini bloke eden
ilaçlar) kan basıncını düşürücü etkilerine ilaveten, bu
etkilerinden bağımsız olarak kalp damar hastalıkları riskini de
azaltmaktadır. Yine söz konusu gruba dahil ilaçlar renoprotektif
(böbrek koruyucu) etki bakımından diğer gruplara kıyasla daha
üstündürler.
Özetle;
diyabet hastalarında temel yaklaşım kan basıncını hedef
düzeylere getirmektir. Hedef kan basıncı değerlerine ulaşmak
için ise hastaların büyük kısmında birden fazla ilaç kullanımına
(ilaç kombinasyonuna) ihtiyaç duyulmaktadır. Bu gün için güncel
yaklaşım; ilaç seçiminde renin-angiotensin sitemini bloke eden
ilaçları öncelikli olarak tercih etmektir. Tedaviye bu grup
ilaçlardan biri ile başlayıp kombinasyona ihtiyaç duyulduğunda
diğer bir anti hipertansif eklenmesi uygun görülmektedir
VAROLUŞTAN SONSUZLUĞA
ALTERNATİF OLARAK ŞİFALI BİTKİLERDEN NASIL YARARLANILABİLİR
VİTAMİNLER - MİNERALLER - ENZİMLER AMİNOASİTLER NEDİR?
FAYDALARI NELERDİR?
ALTARNATİF
OLARAK ŞİFALI BİTKİLERLE VAROLUŞUNDAN-YAŞAMA
Bir besinin biyolojik değerinin yüksek olabilmesi için tüm
esansiyel aminoasitleri içermesi gerekir. Herhangi bir aminoasit
mevcut olmadığında protein biyosentezi sona erer oysa yeni
proteinler homeostazı sürdürmek için sürekli sentezlenmektedir.
Zorunlu olmayan (endojen) aminoasitler besinle yeterince
sağlanamazsa, ancak karbon ve azotun yeterli olduğu durumlarda
sentezlenebilirler. Eğer zorunlu aminoasitlerin (eksojen )
yokluğu söz konusu ise, vücudun onları elde edebileceği tek yol
doku proteinlerini parçalamaktır. Örn;kas proteinlerini… bu
durum bitki genetikçilerini proteinlerde temel aminoasitleri
yüksek düzeyde bulundurun bitkileri geliştirmeye yönlendiren
esas unsurdur.
Diğer aminoasitler eksojenlerden kolaylıkla
yapılabilirler, endojen aminoasitlerdir.
Azot Dengesi:İdrar.ter
ve gaitada atılan azot miktarı, tüketilen miktara eşit
olduğunda erişkinlerde azot dengesi söz konusudur. Azot gitişi,
atılan azotun üstündeyse “pozitif azot dengesi” vardır. Bu
durum, büyüme,gebelik veya yaralı dokuların onarıldığı iyileşme
dönemlerinde gözlenir. Azot girişi atılan azottan daha yoğunda
ise “negatif azot dengesi” gerçekleşir. Bu ise kötü beslenme,
açlık ve çeşitli hastalıklar arasında olur. Aynı zamanda
yanıklar. Travma ve cerrahi işlemler de negatif azot dengesi
periyodu oluştururular.
Düzenli bir azot bilançosuna ulaşabilmek için
aminoasitlerin yeterli ölçüde alınması çok önemlidir.
Bitkilerde Aminoasitler
Bitkilerin bileşimi canlı organizmaların protein
gereksinimlerine büyük oranda cevap verebilmektedir.burada
organizmanın sağlıklı yaşaması için gereksinim duyulan esansiyel
aminoasitlerin yeterli miktarlarda sentezlenemediğini (dallanmış
yapılarından dolayı) hatırlamak gerekir. Esansiyel
aminoasitlerin yeterli miktarda sentezlenebilmesi bitkilerde ve
mikroorganizmalarda gerçekleşir.
Evet, çağımızın getirdiği hızlı ve düzensiz yaşam
şartlarında artık sağlıklı beslenme standardını oluşturabilmek
için aşırı çaba harcamak zorundayız ya da yaşam standardımız
buna uygun değilse çaresiz durumda değiliz. Vücudumuzun
sağlıklı bir yaşam için gereksinim duyduğu besin maddelerinin
yeter miktarlarda ve dengede alabilmesine yardımcı olacak bir
tamamlayıcı besin maddesi var artık modern çağın insanının
yaşamında bitkisel mucizeler…
Vücudun besin maddelerindeki proteinlerden
yararlanabilmesi için sindirim sonrası oluşan aminoasit
karışımında aminoasitlerin birbirlerine göre belirli oranlarda
bulunmaları gerekir. Besin maddelerin çoğunda bulunan proteinler
bu gereksimi karşılayamadığından bu durum organizmada bir çok
faktör tarafından düzenlenmektedir. Doku proteinlerinin yıkımı
ve yapımı süreklilik gösteren bir olgudur ve aralarında sürekli
bir dinamik eşitlik söz konusudur. (homeostaz)
Esansiyel (eksojen) aminoasitler
Valin
Beyinde triprofan düzeyini azaltan etki gösterir.
İzolösin birlikte kullanılması önerilir. Diğer kaynakları
jelatin, peynir, fıstık , balık ve ayçiçeği tohumudur.
Lösin
Beyinde triprofan düzeyini azaltıcı etki gösterir.
İzolösinle aynı gıdalarda bulunur.
İzolösin
Beyinde triprofan düzeyini azaltıcı etki gösterir.
Diğer kaynakları peynir, yulaf, jelatin ve ayçiçeğidir.
Lösin ve İzolösin birlikte kronik yorgunlukla
mücadelede etkin rol oynarlar.ayrıca; metabolizmada gerçekleşen
aksama “dallanmış zincir hastalığı” olarak tanımlanan hastalığa
neden olur. Hastalık karakteristik bir kokusu olan idrarla
kendini gösterir, ölümle sonuçlanır.
Fenilalanin
Genetik ve metabolizma için önemli aminoasittir.
Fenilalanin troid bezi hormonları ve adrenal üretiminde
etkindir. Bu yüzden endorfin olarak bilinen doğal ağrı
kesicilerinin üretiminde kullanılır. Sırt ve eklem ağrılarından
kaynaklanan inatçı ağrılarda yardımcıdır.Doğal bir anti-depresif
olarak da rol oynar. Peynir, fıstık, badem ve yulaf diğer
kaynaklarındandır.
Fenilalanin organizmada esansiyel olmayan tirozine
dönüşebilir, bu nedenle trözin besin maddelerinde yerini
Fenilalanine bırakabilir ama tersi gerçekleşmez. Fenilalanin
eksikliğinde genetik bir hastalık olan “fenilketonüri” oluşur;
kişilik bozuklukları ve psikiyatrik hastalık tablolarında etkisi
bulunmaktadır. Ortalama 104 doğumdan birinde bu hastalık açığa
çıkar, bu da toplumların %2 sinin bu hatalı geni taşıdığını
göstermektedir.
Metiyonin
Genetik ve metabolizma için önemli aminoasittir.
Metiyonin, organizmanın kükürt kaynağıdır. Protein
sentezi genellikle Metiyonin ile başlar. Saman nezlesi gibi
alerjik durumlarda savaşta, histamini azalttığı için etkilendiği
bulunmuştur. B Vitaminleri ile birlikte alınması etkinliğini
arttırır. Susam tohumu ve yulafta bulunmaktadır.
Tiriptofan
Hayvan organizmasında vitaminler,in sentezlenmesinde
etkin rol oynamaktadır. İnsan organizmasında ise vitamin
eksikliğini geniş ölçüde gidermektedir. Niasin vitamini bu
aminoasitten sentezlendiğinden besin maddeleri ile alınması
gereken niasin miktarını azaltır; bu gereksinim triptofanın
niyasine dönüşme miktarı ile ilgilidir. Triptofan verilerek
“Pellegra hastalığı” bulgularının başarı ile tedavi
edilebildiği, 50 yıldan çok daha önce gözlenmiştir.
Treonin
Treonin esansiyel aminoasitlerden tanınan ilkidir.
Düşük düzeyde Treonin depresyon kaynaklı bazı rahatsızlıklara
neden olduğu gözlenmiştir. Fıstık,badem,peynir, jelatin ve balık
diğer kaynaklarındandır.
Lizin
Herpes virüsünün semptomları ile mücadelede etkindir.
Soğuk nedeniyle oluşan çatlamalar ve genital virüslerle oluşan
etkileri yavaşlatır, onarıma yardım eder. Fasulye, mercimek
brokoli ve patates diğer kaynaklarındandır.
Diğer 9 aminoasit ise endojen aminoasitleridir.
Alanin
İnsan ve memeli hayvan metabolizmasında Alanin önemi
bir yer tutar. Öteki aminoasitlerin yapı formüllerini
oluşturduğundan biçimsel olarak diğer tüm aminoasitler için ana
madde sayılır. Çalışan iskelet kasları tarafından oldukça büyük
miktarda verilir. Ve karaciğer tarafından tüketilir. Düşük yağ
içeren veya yüksek protein içeren diyetlerde veya ihtiyaçtan
fazla egzersiz yapan kişilerde Alanin ihtiyacı artmaktadır.
Benzer şekilde yeterli glikoz üretimi için diyabetik hastalarda
da ihtiyaç miktarı artmaktadır. Jelatin kırmızı et, balık
ayçiçeği tohumu, badem fıstık ve yulaf kaynaklarındandır. Alanin
içeren besin tamamlayıcıları bulunmaktadır.
Arginin
Kas üzerinde geliştirici etkisi ile sporcular için
önemli bir kaynaktır.yüksek tansiyon, göz tansiyonu ve kan
damarlarıyla ilgili hastalıklarda olumlu etkileri olduğu tespit
edilmiştir. Sperm sayısı üzerinde etkisi vardır. Jelatin,
fıstık, badem,kırmızı et, balık, ve yulaf diğer kaynaklarıdır.
Histidin
Temel görevi histamin üretmektir. Dolayısıyla saman
nezlesi ve alerjisi bulunanların kullanması gerekir. İltihaplı
eklem romatizması bulunan kişilerde Histidin düzeyinin çok düşük
olduğu tespit edilmiştir. Jelatin, süt ürünleri, fıstık, ve ay
çekirdeği tohumunda bulunur.
Arginin ve histidin aminoasitlerinin bebekleri çabuk
büyümeleri için besin maddelerinde bulunmaları gerekmektedir. Bu
nedenle bebekler için esansiyel aminoasitlerden olup yetişkinler
için esansiyel aminoasitlerden değildirler ve yarı esansiyel
aminoasit olarak kabul edilebilirler.
Spartik Asit
Tüm hayvansal proteinlerde bulunabilmektedir.
Metabolizmada basit bir şekilde oluşabilen bir aminoasittir.
Kırımızı kan hücresi oluşumunda rol oynar.
Glutamik Asit
Yapısal olarak aspartik asite benzemektedir. Arginin ve
prolin glutamik asite dönüşür. Aminoasit metabolizması ağında
düğüm noktası olarak görülen glutamik asit üre oluşumunda rol
oynar. Kalsiyum kompleksi yapabilmekte de ve kan pıhtılaşmasında
da rol oynayabilmektedir. Tuzu glutamat olarak bilinir.
Özellikle kadınlarda folik asit üretiminde sorumludur. Çok
yüksek oranlarda bulunursa “epilepsi” (sara) hastalığına neden
olabilir.
Glisin
Glisin ve glikon suda oldukça çözünen bir aminoasittir.
Birçok proteinde bulunmaz. Yapısal olarak en basit aminoasittir.(asimetrik
C atomu içermeyen tek aminoasittir.) glisilin artığının
özellikle küçük bir hacim gereksimi vardır ki üç yapıtlı
boyutların oluşumunda önemlidir; kollajenin yapısı üç heliks
yapıda olup bu organın sıklığı, her üç aminoasitten birinin
Glisin artığı olmasıyla mümkün olmaktadır. Glisin dışında diğer
aminoasitler bu yapıya konum bakımından yerleştirilemezler.
Ayrıca vücuttan zehirli madde atma metabolizmasına katılır.
Özellikle böbreklerden ürik asit atılımına etkilidir. Şizofreni
şikayetlerde azalmayı sağlar.
Prolin
Halkalı yapıda aminoasittir. Proteinlerde sıklıkla
bulunabilmektedir. Glutamik asitin yıkımında (indirgenmesinden)
prolin açığa çıkar.prolin kollajenin yapısında bulunan
hidroksiprolinin de ana maddesidir. Histidin glutamin ve Arginin
gibi üre çevriminde etkindir.
B
ve C Vitaminleri ile birlikte kullanılmalıdır. Yara
iyileşmesinde olunlu etkileri vardır.
Serin
İnsanların aldığı yiyeceklerin çoğunda bol miktarda
bulunur, bu nedenle biyosentezi çok lüzumlu olmayabilir.. ancak
birçok bileşiğin biyosentezinde önemli rol oynadığı için önemi
ve vargılığında diğer aminoasitlerle oranı tartışılmaz.
Zihinsel fonksiyonlar üzerinde etkilidir. Özellikle 60
yaşın üzerinde sayı, isim ve liste hafızasının korunmasında rol
oynar. Bunun sebebi asetilkolin ve dopamin salımında etkili
olmasıdır.
Tirozin
İnsanlar esansiyel (eksojen) bir aminoasit olan
fenilalanini beslenme ile yeterli miktarda alırsa yeterli
miktarda tirozin sentez edebilirler. Tirozinin biyosentik
olaylarda önemli görevi vardır.
Tirozinden tiroksin ve melanin pigmentleri sentez
edilir. Tiroksin eskiden beri bilinen iyot içeren aromatik bir
aminoasittir. Tiroksin ve parçalanma ürünleri hormon (dopamin
noradrenalin) etkisi gösterirler ve iyot (I) bütçesi için
önemlidirler.İyot bütçesi de büyüme ve gelişme için zorunlu
olan tiroit bezi hormonları için etkindir.melanin
biyosentezindeki bozukluklar deri saç ve gözlerde pigmentlerin
kaybolmasıyla karakterize edilen “Albbinizm”e neden olur.
Sistein
Yüksek doz paraseromol kullanıldığında devreye girer.
Ağır metallerin vücutta birikimine engel olur.
Asparagin
Aspartik asit ile yakından ilişkili olan Asparagin,
sinir sitemi üzerinde ve denge oluşumunda etkilidir. Karaciğerde
aminoasit transformasyonunu (dönüşümünü) sağlar.
Glutamin
Aşırı alkol kullanımına bağlı mide tahribatını önler.
ENZİMLER
Enzimler hayatın anlamlarıdır. Metabolizmadaki kimyasal
dönüşümlerin tümünde enzimler etkin rol oynarlar. Canlı hücreler
tarafından yapılırlar ve hücre canlılığını yitirdikten sonra da
kazandıkları üç boyutlu yapılanma ile yaşama devam ederler, uzun
süre aktif kalırlar.
Enzimler olağanüstü spesifik biçimde etkiler. Enzimin
etkilediği madde veya maddeler karışımına enzimin substrat’ı
denir ve çok keskin bir substrat spesifiklikleri vardır.
Enzimler genellikle protein yapısındadırlar ve bu nedenle de
protein yapısını etkileyen her şey enzim aktivitesini etkiler.
Örn; enzimler yüksek sıcaklığa çok duyarlılık gösterir.
Bitkilerde Enzimler
Tarım ürünlerinin çoğu, enzimleri yıkan bir etken
olmadıkça enzim üreticidirler. Doğada yaşayan mikroorganizmalar
da tüm canlı varlıklar gibi enzim içerirler ve yaygın olarak
bulunurlar ancak ürünlerin yapısındaki enzimler daha farklı önem
taşımaktadır. Bu nedenle ürünün hasadından üretimine kadar geçen
süreç içerisinde tüm aşamalardaki enzimlerin rolü besinin
değerlendirilmesinde önem arz eder.enzimlerin aktivitesinin
rollerine göre üretiminden sonra devam ettirilmesi yada
önlenmesi amaçlara göre değişkenlik gösterir. Örn; enzimlerin
aktivitesi, besin değerlerinin kaybolmasını sağlayabilir yada
yoğunlaşması gerekiyorsa korunması istenebilir.
Alkali Fosfataz
Molekül içi değişmeleri etkileyen izomerazlar sınıfına
giren enzimlerdendir. Karaciğerin çalışmasında etkindir. Enerji
üretimine bağlı olarak kaslarda oluşan metabolizmanın bir çıkmaz
sokağı laktatın büyük bir kısmının karaciğer glükoz oluşumu
yönünde kullanımı sağlayarak bu çıkmaz sokaktan faydalanır.
Bir diğer enzim grubu olan hidrolazlar, substrat’ın su
katılmasıyla bölünmesini sağlayan enzimlerdir.
Amilaz
Sindirim sisteminin en önemli enzimidir. Bu enzimler
basit glikozitlerin oligosakkaritlerin ve polisakkaritlerin
hidrolizinde etkindirler. Nişastanın parçalanmasından
sorumludur, nişastadan büyük oligosakkaritlerin ayırır.
Karboksipeptidaz
Polipeptid bağlarından serbest aminoasitlerin
ayrılmasını sağlayan bu enzimler, tüm bitkisel ve hayvansal
dokularda ve kanda bulunur.
Katalaz
Hemen hemen bütün hayvansal organizmalarda ve bitki
dokularında bulunurlar ve vücuda zararlı olan asitoksitler,
hidrojen peroksit gibi yapılardan su moleküllerine ayrışımı
sağlar.
Selülaz
Selülozun hidrolizini sağlayan bu enzim, sindirim
sisteminin düzgün çalışmasında etkilidir. İnsan ve hayvanlarda
bulunmayan bu enzimin temini sebzelerden sağlanır.
Lipaz
Sindirim sisteminin düzenli çalışmasında etkin olan
diğer bir enzimdir, yağın parçalanmasından ve metabolizmadan
sorumludur. Sağlıklı insanın kan dolaşımında düşük oranda
bulunur.
Kreatin Fosfokinaz
Kasların çalışmasında etkin olan enzimdir.kreatin,
kasın önemli bir yapıtaşı olup Arginin ve glisinden edilir.
Proteaz ve Fosfataz
Metabolizma işlevinde etkin olan diğer hidrolazlar sınıfından
enzimlerdir.
Nükleotidaz
Nükleik asitlerin oluşumunda etkinlik gösterirler.
Nükleik asitler, hayatın anahtar molekülü sayılırlar; genetik
bilgileri içerirler ve protein biyosentezine doğrudan
katılırlar.
Bradikininaz
Bağışıklık sistemi üzerinde etkin olan enzimdir.Bradikinin
hormon etkisi gösteren madde-barsak sistemi(gastrointestinal
kanal) peptidlerdendir. Bradikinin çok etkin bir damar
genişletici bir maddedir ve dolayısıyla tansiyon düşürücüdür..
kanın pıhtılaşması esnasında bradikin açığa çıkar.
VİTAMİNLER
Vitaminler, insan tarafından üretilmeyen ancak normal
hücrenin yaşamını sürdürebilmesi, büyümesi için gereksinim
duyulan ve eser miktarda alınarak bu etkinliği gösterebilen
küçük moleküllerdir. Enerji vermezler fakat enerji değişmesi
besin maddelerinin metabolizmasının düzenlenmesinde etkin olarak
fonksiyon gösterirler. Yaklaşık olarak 20 değişik vitamin
bilinmektedir; her birisinin ana metabolizmada spesifik
fonksiyonu vardır ve bu fonksiyon başkasıyla karşılanamaz.
Önemli olan bir diğer husus da vitaminlerin gereksinim ve
etkilerinde birbirlerine bağımlılık göstermeleridir.
Vitamin gereksinimlerini yaş cinsiyet ve başka değişik
nedenlere göre değişir. Ereklerin kadınlara göre daha fazla
vitaminlere gereksinimi vardır. Yaş faktörlerine göre vitamin
gereksiniminin değiştiğine dair güvenilir veriler yoktur, ancak
gereksiz ve yanlış tüketim, depolama gibi nedenlere bağlı
gereksinimin değiştiği düşünülmektedir. Stresli yaşam, alkol
kullanımı, hastalık gibi faktörlerde gereksinimi üzerinde
etkindirler.
Organizmanın yaşamını sağlıklı bir şekilde
sürdürebilmesi için vitaminlerin gereksinim duyduğu miktarlarda
alınması zorunludur, yetersizliği ya da organizmada fazlaca
birikimi önemli boyutta sağlık problemlerine neden olur.
Vitamin Yetersizliği
Normal bir beslenme ile yaşamını sürdüren bir
organizmada vitamin yetersizliği söz konusu olamaz, bu sonuç
daime tek türlü beslenmenin bir sonucudur. Vitamin, besin
maddelerinden gereksinim duyulan miktarın sağlanması öncellikle
kan dolaşımındaki miktarının azalmasıyla başlar, hücredeki
vitamin düzeyi düşer ve de kendisi ile ilgili metabolik olaylar
azalır ve bozulur. Bu etki ve yıkımlar zaman içinde ve farklı
sonuçlarla kendini gösterir, bu değişiklikler organizmadaki
unsurların vitaminlere olan hassasiyeti ile ilgilidir.
Vitamin Fazlalığı
Vitaminlerin faz<la miktarda vücutta depolanması da
metabolizmaya zarar verebilmektedir.örneğin; yağda çözünen A,E
ve D vitaminlerinden organizmanın gereksiniminden fazla alınırsa
karaciğerde depo edilir ve zamanla fazla miktarda A vitamini
karaciğeri yıkabilir.
Bitkilerde Vitaminler
Bitkilerde vitaminler ya oldukları gibi yada
provitaminler (ön vitamin) şeklinde bulunurlar. Provitaminler,
metabolizmada vitaminlere dönüştürülebilen organik
birleşiklerdir.
Bitkiler, basit bileşenlerden yani uygun karbon, azot,
mineral ve enerji kaynaklarından ihtiyaç duyulan tüm maddeleri
sentezleyebilir ve böylece insan ve hayvanlar için vitamin
kaynağı olurlar. İnsanlar ve etle beslenen hayvanlar içinde
ikinci bir vitamin kaynağı hayvanların bazı organlarında depo
edinen vitaminlerin besin maddesi olarak alınmasıdır.(balık
yağı, süt, yumurta, karaciğer). İnsan organizmasında da vitamin
depoları vardır ancak eser miktarda etki gösteren vitaminler bir
taraftan da bozulurlar, bu nedenle besinlerle sürekli vitamin
alınması gerekir.
Günümüzde tüm besin maddelerindeki vitamin miktarları
hakkında bilgimiz olduğu gibi, en önemli vitaminlerde teknik
yollardan sentetik olarak üretilebildiğinden ilaç şeklinde
istenildiği kadar vitamin almak elimizdedir.
Piyasada bu şekilde bir tek vitamini yada karışım halindeki bir
çok vitaminleri içeren bazı ilaçlar bulunmaktadır. Ancak bu
noktada içerdikleri vitamin miktarlarına ve de doğal alımla
mukayese edilmeyecek oranda değer kaybı olduğuna önemle dikkat
çekilmelidir.
Çağımız bitki çağıdır. Muhtemelen bitkisel ürünlere
ilgimizin ana nedeni “önleyici tıbba” olan zorunlu yaklaşımıdır.
Modern çağın insanı artık yaşam tarzının ve beslenme şeklinin
hastalıkları önlemede etkin olduğu bilinmektedir. Sentetik
yaklaşımlardan tamamen uzak, çevre dostu bir yaşam tarzıyla
bitkilerin artan kabulü optimum sağlığın geliştirilmesinde
önemli bir yol oynayabilir.vitaminler bu değişen anlayıştan
nasibini almış,sentezlendikleri yegane kaynaklar olan bitkiler
arasında, önem kazandırma yönünde etkin bir rol oynamaya
başlamışlardır.
Yağda çözünen Vitaminler
Bitkisel ve hayvansal yağlarda bulunan A,E;D ve K
vitaminleridir. Bileşimlerinde sadece karbon (C)hidrojen (H) ve
oksijen (O) vardır.ısı ve yükseltgenme işlemlerine bir kısmı
dayanıklı ise de bir kısmı çok duyarlıdır.
Bu vitaminlerin vücut kimyasındaki dengesi son derece
önemlidir. Eksiklikleri kadar fazla depolanmaları da ciddi
klinik tablolar oluşturur.
B Karoten (A Vitamini)
Bitkisel gıdalara da bulunan provitamin şeklidir.
Karaciğer, yağlı peynir, süt yağı, yumurta sarısı, deniz
ürünleri, ıspanak, havuç, kayısı, biber ve şeftali en ,iyi
kaynaklarından olan A vitamini turuncu renkli bir pigmenttir.
Bitki kimyasında zengin konsantrede bulunan B Karoten
provitamin şeklidir.karotenler antioksidan maddelerdir. Akciğer
,mide, yemek borusu, gırtlak be idrar kesesi gibi bir çok
tümörün oluşumunu engeller. Ayrıca bağışıklık sitemini uyarırlar
ve vücudumuzun savuma mekanizmasına yardımcı olurlar.
Kaynaklarından besin maddesi olarak alındığında , organizmada
bağırsak çepelinden emilirken ortadan bölünüp su katılmasıyla
vitamin A şekline dönüşürler. bu şekilde organizmaya giren A
vitamini kan akımı ile karaciğere gider ve orada nispeten büyük
miktarda depo edilir. (0.2 – 2.0 mmol/G ) kanda az miktarda
serbest halde dolaşabilmektedir.
Bu vitamin göz sağlığının korunmasında ve tedavisinin
sağlanmasında etkinlik göstermektedir. Göze zarar veren UV
ışınlarının tutulması ve diğer zarar veren etmenleri dezenfekte
etmesi zamanla gözlenir. Sadece birkaç damla suyla göz
sakinleşir, görme iyileşir ve stabilize edilir.
Gen ifadesi ve doku farklılaşmasını düzenleme üzerine
de etkili olan bir vitamindir. Dolayısıyla büyüme ve dokuların
sağlığını koruma ile ilgili hastalıkların oluşmasına karşın
organizmaya direnç kazandırmaktadır.
A Vitamini sürekli besim maddeleri ile alınmalıdır.
Aksi taktirde, organizmada eksikliği görülebilir ve
başlangıçtaki gereksinim karaciğerden sağlanabilinir. Ancak
zamanla eksiklik düşük kan düzeyleri ile kendini gösteriri,
klinik problemlere yol açacak şekilde sonuç verir. Görme
fonksiyonu üzerindeki azalma “gece körlüğü” (keratomalazi,kseroftalmi)
oluşur ve daha sonra gözün epitel dokusu üzerinde nasırlaşma
başlar.bu hastalıktan dolayı A vitaminine “epitel koruma
vitamini” (axeroftol) adı verilir. Ayrıca eksikliği tüberküloza
ve diğer enfeksiyonlara karşı genel bir dayanıksızlık
doğurmaktadır. Hayvanlar üzerinde denemeler, eksikliğinin
büyümesinin durmasına neden olduğunu göstermiştir.
A Vitamini aşırı alınırsa toksiktir. Yağda çözünen
bileşiklerden olduğu için yağ doku ve bir çok hücrenin lipit
bileşenleri içinde bol miktarda depolanabilirler ve zamanla bu
ürünler toksisiteyi oluşturur. “A Vitamini toksisitesi”
uyuşuklu,karın ağrısı,baş ağrısı,aşırı terleme ve kolay kırılan
tırnaklara enden olur.
Tokoferol (Vitamin E)
Tokoferol E vitaminin en aktif şeklidir. E vitamini
doğada sadece bitkilerin bileşiminde bulunduğundan bitkisel
gıdalar tek kaynağıdır. Bitkisel yağlar, yumurta, çavdar, arpa
ve fındık, ceviz gibi kuruyemişlerden alınabilir.
Çiğ
ve işlem görmüş gıdalardaki düzeyi uygulanan işleme göre
değişir.
Bitkilerde bulunan tokoferoller kimyasal yapı olarak
birbirlerine çok benzerler ve antioksidan maddelerdir. Bu
özelliğin en önemli fonksiyonu kolayca oksitlenebilir(tokokinon)
olmalarıdır, doymamış maddelerinin kendiliğinden oktidasyonunu
önlerler. Özellikle membran lipitlerinde bulunan yüksek ortanda
doymamış yağ asitlerinin peroksit oluşturmasını engelleyerek
zararlı oluşumların gerçekleşmesini önler.
E Vitamini A vitamininin emilmesini ve depolanmasını
kolaylaştırır.normal üreme fonksiyonu için gereklidir. Kas
bütünlüğünü sağlanmasında etkindir.
Organizma için gereksinim duyulan E vitamini miktarı
özellikle beslenme şekline bağlı olarak değişir. Doymamış yağ
asitleri ağırlıklı beslenme gereksinimini arttırmakta iken
selenyumca zengin beslenme gereksinimini kompanse eder. İnsan
organizmasındaki yetersizliği, kısırlık, düşük riskinde artma,
kas yoğunluğu, kas zayıflığı gibi rahatsızlıklara neden
olabilir.
Suda Çözünen Vitaminler
Hayvansal veya bitkisel organizmaların sulu özütlerinde
bulunurlar.B Grubu vitaminleri ve C vitamini bu gruptadır. Suda
çözünen vitaminler yağda çözünmezler. Önemli bir kısmı;karbon
(C) hidrojen (H), oksijen (O) azot (N) ve kükürt (S)
elementlerinden, bir bölümü yalnız C,H ve O den oluşmuştur.
C Vitamini (Askorbik Asit)
Organizmanın en çok gereksinim duyduğu vitamindir,
bunun sebebi bilinmemektedir. Bu kadar önem arz etmesinin yanı
sıra insan vücudunun askorbik asit yapmaması ve de fazlasının
vücutta depolanamadan atılması gereksinimini karşılayabilmek
için besin maddesi olarak sürekli alınmasını gerektirir. Günlük
alınamsı gereken miktar, yaş, sosyo, ekonomik durum ve yaşam
tarzına bağlı olarak değişmektedir, rtalama olarak 40-60 mg
alımı önerilmektedir.
Bitkisel kaynaklı yiyecekli zengin kaynaklıdır.
Sebzeler ,lahana, domates, biber brokoli, ıspanak, pazı,
maydanoz ve meyveler hint kirazı, kuş burnu, çilek ve
turunçgiller askorbik asit içermektedirler. Hayvansal kaynaklı
yiyecekler ise (böbrek ve anne sütü hariç) vitaminden
fakirdirler.
Askorbik asit A Vitamini gibi antioksidan bir vitamin
olmakla birlikte bağışıklık sistemi üzerine de etkin bir
vitamindir. Bağ dokunun başlıca yapısal proteine olan kolejenin
üretiminde etkindir, diş ve kemik yapısı başta olmak üzere tüm
vücudumuz için gerekli olan bir vitamindir. Bu nedenle de
zedelenme ve yaralanmada önemli işlevi vardır. Besin
maddelerinin kullanımında (demir fosfat gibi) önemli faktördür.
Stresle mücadelede özellikle etkindir.
Askorbik asit bir çok fonksiyonda etkin rol
oynadığından yetersiz belirtileri spesifik olarak görülmektedir;
halsizlik,iştah kaybı, kemiklerde,kas ve eklemlerde ağrı,
yaraların iyileşmesinde gecikme gibi durumlar görülür. İleri
derecede eksik,iğinde deri altında ve kaslarda kanamalar,
şişmeler olur, diş eti enfeksiyonları ve dişlerin gevşemesi
görülür. Saç folikülleri etrafında sertlikler oluşur. Kolejen
dokunun destek görememesinin sürekliliği, eskiden deniz
yolcularının korkulu rüyası olan “skorbüt” hastalığına neden
olur.
Tazelik değeri olan pişirilmemiş besinler ya da
pişirilme özelliklerine edilerek pişirilen besinlerde (yeter
ısıda, kendi suyuyla pişme) askorbik asit gibi ısıdan etkilenen
vitaminler değerinden fazla kaybetmeden korunabilir. Kaynatılan
besinler askorbik asitlerinin beşte dördüne kadar varan
miktarlarını suya vererek kaybederler. Sebze ve meyvelerde ise
kesilmiş ve zedelenmiş kısımlar hızla oksidasyona uğramaya
başlarlar, bu nedenle mümkünse kesmeden kullanım tercih
edilmeli, kesildi ise de hemen sonra yenmeli, uzun süre
saklanmamalıdır.
Hayati fonksiyonlarda etkin rol oynayan bu vitaminin
korkunç tablolarına maruz kalınmaması için gıda sanayi sentetik
askorbik asit kullanımı ile zengin içecekler, besinler elde
etmekte, pek çok çeşidi insanlığın hizmetine sunmaktadır. Ancak
burada doğal kaynaklı vitaminlerle sentetik vitaminlerine aynı
bileşimine de aynı biyolojik faaliyete sahip olmadığını özenle
hatırlatmak gerekir.
Ve askorbik asit hiçbir kayba uğramayan özel bir
bileşimle, ilk günkü tazeliği ile insan metabozlimasına hayat
veriyor.
B Grubu Vitaminleri ve Stres
Stres, çağımızın rahatsızlığı ve pek çok klinik
tablonun da nedeni hatta medeniyetin getirdiği bir çıkmaz
sokaktır. Mücadele için pek çok yöntem önerilmekte, bu alanda
pek çok iş dalı kurulmaktadır. Başaranlar ve başaramayanlar var
elbette, strese yenilip alkolizmin, sigaranın kölesi olanlar ve
kaçınılmaz son ölümcül hastalıklara yakalananlar… Peki, doğadan
uzak standart yaşam tarzının ve doğadan uzak beslenme
alışkanlıklarımızın hediyesi olan stres gerçekten hayatımızın
çıkmaz sokağı mıdır ?
İşte stresle mücadelede askorbik aside destek veren bir
diğer güçlü vitamin grubu… Bir arada ve düzenli beslenme
alışkanlığımız halini aldığında yaşamı tamamlanması gereken bir
görev halinden çıkarıp, bir senfoni haline getirmemize yardımcı
olan büyük güçlerdir. Bireysel olarak artı etkilerini de
oluşturduklarında fiziksel ve ruhsal sağlığımızı koruma yolunda
önemle destek verirler.
Tiamin (Vitamin B)
B1 vitamini hayvansal ve bitkisel her ikisinden de,
kısmen serbest kısmen birleşmiş olarak kompleks halde
bulunurlar. Bütün tahıl ürünlerinde, kuru baklagillerde, fındık,
fıstık, ceviz gibi yağlı tohumlarda,yürek, böbrek, karaciğer
gibi sakatatlarda bulunur. Vitamine olan gereksinim bütün yaş
grupları için alınan besin kalori miktarı (enerji) ve
karbonhidtar ile doğru orantılıdır. Genel olarak erişkinlerde
günde 1 mg’ın altında alınmalıdır.
Sinir sistemi sağlığında önemli rol oynar,
yetersizliğinde sinir sistemi fonksiyonları bozulur. Kas
hücrelerinin fonksiyonlarını yerine getirebilmeleri için gereken
enerji sağlanmalıdır, aksi taktide sindirim ve diğer işlemler
yerine getirilemez. Yetersizliğin de mide-bağırsak kanalında (gastro
intesinal kanalda ) bozukluklar, ülser problemleri bunun
sonucunda da dilde ve dudaklarda acı, depresyon ve sinirlilik
görülür. Kalp ve öteki dokularda ödem oluşur, kalp yetmezliği ve
çarpıntılar oluşur. İleri derecede de eksikliği, el ve ayaklarda
sancı, karıncalanma, desteksiz oturup kalkamama gibi belirtiler
oluşur, bu hastalık “beri beri hastalığıdır.
Riboflavin (Vitamin B2)
Proteince de zengin kaynaklarda, (karaciğer ,böbrek),
süt ve ürünlerinde (peynir, yoğurt) ve de yumurta ,kuru
baklagiller, yeşil yapraklı sebzeler ve bira mayasında
bulunmaktadır. Riboflavin için günlük önerilen miktar
yetişkinler için 1.2-1.7 mg’dır. Vitamine duyulan gereksinim
alınan enerji ve proteinle orantılıdır. Riboflavin en iyi
şekilde pridoksin (B6),C vitamini ve niasinle birlikte çalışır.
Temel fonksiyonu, diğer maddelerle karbonhidratın,
yağların ve proteinlerin enerji üretimi için etkin rol
oynamasıdır. Antioksidan özelliğe sahiptir. Göz ve cilt
sağlığını korumada etkindir. Yetersizliğinde, kolajen üretiminin
sürekliliği bozulur,derinin yıkımı başlar; yüzde dudakta
kurumalar,çatlamalar,göz kenarında yaralanmalar,iltihaplanmalar
görülür.
Niasin (B3 Vitamini)
Bitki ve hayvan dokularında yaygın olarak bulunur,
kalın bağırsaklarda üretilseler de kullanılamazlar. Yer fıstığı,
patates, çikolata ve kahve zengin kaynaklarındandır. Esansiyel
aminoasitlerden olan Triptofan dan oluşturulabilir. Triptofanca
eksik beslenme sonucunda vitaminin yetersizliği oluşabilir.
Enerji üretiminde etkin rol oynar. Isıya dirençli olduğundan
besinler pişirildiğinde yıkıma uğramaz. Yetişkinler için günlük
ortalama gereksinim 20 mg kadardır.
İnsanlarda niasin yetersizliği,deride, sinir ve
sindirim sisteminde değişmelere neden olur. Deride güneş gören
bölgeler daha etkin olarak değişir,sinir sistemindeki değişme
ise ishal (diyare) sonuçları ile kendini gösterir. Bu oluşumlar
“pelegra hastalığı” olarak tanımlanır. Büyüme çağında önem arz
eder, eksikliğinde çocuklarda büyüme durur.
Pantotenik Asit (Vitamin B5)
Vitamin B5 birçok hayvansal ve bitkisel besinlerinde
bulunduğundan Pantotenik asit adını almıştır. Yeşil yapraklı
bitkiler bu vitamini üreterek tohumlarında depolar, tüm
tahıllarda bulunur. Pantotenik asit diğer B vitaminleri gibi
kendi başına fonksiyon yapmaz
Organizmanın ve derinin gelişmesi, hastalıklardan
korunması gibi metabolik fonksiyonlarda rolü vardır. Gereksinim
miktarı yetişkinler için 5-10 mg önerilmektedir. Ancak besin
maddelerinin işlenmesi sırasında ısı etkisi ile önemli bir
miktarı kaybolduğundan daha fazla miktarda alım önerilmektedir.
Bütün besin maddelerinde bulunduğu için yetersizliğine de pek
rastlanmamaktadır.deneysel yetersizliği çalışmalarında , mide
bulantısı kusma,kas kasılmaları görülmüştür. Daha ileri
safhalarda hafıza kaybı ve ayaklarda karıncalanmalar, deride
ve saç dersisinde değişikler saptanmıştır.
Pridoksin (B6 Vitamini)
Avrupa’da daha çok “Adermin olarak bilinir” vitamin B6’nın
3 şekli vardır; pridoksin,pridoksal, pridoksamin formudur.günlük
gereksinim yetişkinler için 2 mg kadardır. Besin maddelerinde
yaygın olarak bulunmaktadır. En zengin kaynakları balık,
sakatatlar (karaciğer,böbrek) patates, erik, kuru üzüm,avakado,
mayalı hamur ve muzda bulunur. İnsanda vitamin yetersizliği
görülebilmekte ancak tipik bir rahatsızlığa neden
olmamaktadır.ısı ve ışıktan etkilendiği için, besin maddeleri
pişirilirken önemli derecede kayba uğramaktadır. Bu nedenle
gereksiniminden fazla alımı gerekmektedir. Yetersizliğinde sinir
sisteminde bozukluklar, deride, gözde ve ağızda iltihaplanmalar
görülür. Ayrıca, erkeklerde kolesterol artmasına ve damar
tıkanıklığına neden olur.
Folik Asit (B9 Vitamini)
B2 Vitaminin kompleksinin bir komponentidir.hayvan
organizmalarında ve özellikle yeşil yapraklı sebzelerde bulunur.
Folik asit Amerika Birleşik devletlerinde hem erekler, hem
kadınlar arasında bir numaralı ölüm nedeni olan kalp hastalığı
için, vücutta bulunan bir aminoasit olan hemosistenin normal
düzeylerini korumaya yardım ederek önler. Harward Tıp
Fakültesinde yürütülen bir çalışmaya göre, az miktarda yükselmiş
hemosistenim düzeylerine sahip erkekler, daha düşük düzeylere
göre kalp krizi geçirmeye 3 kez daha yakındır. Folik asit
açısından zengin bir besinle beslenmek kalp krizi geçirme
riskimiz olmasa bile önlem alma açısından akıllıca olacaktır.
Folik asit mikroorganizmalar için büyüme maddesi olarak
keşfedilmiştir. Hücrede önemli metabolik olaylarda rol alır.
Kemik iliğinde eritrosit ve lökositlerin oluşumu ve
olgunlaşmasında etkindir. Yetersizliğinde kırmızı kan hücreleri
olumsuz yönde etkilenir ve bir tip anemiye “leggaloblastik
anemi” neden olur ısıdan ve ışıktan etkilenen vitamin besinlerin
yanlış saklanması ve hazırlanmasından, tekrarlanan ısıtma
işlemlerinden etkilenerek büyük miktarlarda kayıplara uğrar
halsizlik, nefes darlığı,ciltte soluk renk spesifik olmayan
belirtilerindendir. Bu belirtiler B12 yetersizliğinden
kaynaklanan anemi sonucunda da oluşan belirtilerdir.
Kobolamin (Vitamin B12)
Diğer vitaminlerden en büyük farkı kobalt minareli
içermesindir. En iyi kaynakları hayvan ve organlarıdır
(karaciğer, böbrek,vs.). balık süt ve ürünleri, yumurta diğer
vitamince zengin yiyeceklerdir. Bitkisel gıdalarda çok nadir
bulunabilir, örneğin en iyi kaynağı alglerdir.ancak bu
bitkilerden elde edinen vitamin biyolojik yararlığı
tartışmalıdır. Bu noktada vitamin yararlanırına dikkat
çekilmelidir.
Vitamin vücutta önemli rol oynar. Kan hücrelerinin
(hemoglobin) oluşumu ve olgunlaşmasında, bazı temel metabolik
olaylarda (protein ve yağın metabolize olması gibi) ve de
sindirim ve sinir sisteminin sağlıklı yaşamı için son derece
önemlidir.
Kobalamin gereksinimi normal erişkinlerde 2-3 ug
kadardır.hiçbir hayvansal yiyecek almayan vejeteryanlar başta
olmak üzere insanlarda eksikliğine rastlanmaktadır.bu önemli
vitaminin eksikliği bütün yaşlılarda şiddetli zihinsel güçlüğe
neden olduğu için kısa süre önce “beyin vitamini” olarak
anılmaya başlandı. Gerçekte 60 yaşın üzerindekilerin %10 unun bu
vitamin düzeyleri düşüktür ve sonuçlar yıkıcı olabilir.
Yetersizliği ile bir tip anemi de oluşmaktadır, “persnisiyöz
anemi” halsizlik, nefes darlığı solgun cilt, çarpıntı,
bacaklarda duyu azalması, uyuşma, ağrılar belirtilerindendir.
Sindirim sistemi hastalıklarına da neden olabilmektedir. Ayrıca
yetersizliği santral sindirim sistemini olumsuz yönde
etkilemektedir, bazı nörolojik bozuklukların oluşumuna neden
olduğu saptanmıştır.
Psodovitaminler (vitamin Gibi Olan Maddeler)
Çeşitli besin maddelerinde bulunan, bazı özellikleri
ile vitaminler grubuna giren bazı özellikleri ile de vitamin
değildir denilen, özel olarak tüketilmeyen ancak
yetersizliklerine bazı rahatsızlıkların oluşumunda faktör olan
maddedir.Kolin (Lipotropik Faktör), bioflavanoidler, koenzim Q
bu gruptan birkaç tanesidir.
Kolin B vitamini komplekslerinde bulunmaktadır. Hayvan
ve bitki dokularında dağılmış olarak bulunur. Deney
hayvanlarından kolin yetmezliği,karaciğer yağlanma ve siroz ile
sonuçlanmıştır. Aminoasit metabolizması enerji üretimi ve
kasları geliştirmede kullanılır. Asetil-kolin formu özellikle
sinir sitemi üzerinde etkilidir.
B Grubu vitaminleri
Kobalamin (B12) vitamini sinir sisteminin sağlığı için
olmazsa olmaz olan ve diğer pek çok önemli fonksiyonu olan
vitaminlerin bulunması önemini artırmaktadır. Bu vitaminlerin
organizma yararlı kullanımı kalitelerine ve de bir arada dengede
bulunmalarına bağlıdır. Dengelerinin yanı sıra bitkinin
metabolizmaya kazandırdıkları ile biyolojik zararlı kullanımının
sağlanması insanoğlunun yaşam senfonisinde, özellikle de kendi
yaşam standartlarımızı düşündüğümüzde ne derecede etkilidir?
Derlediğimiz bilgilerin eşliğinde düşünmek gerekir.
MİNERALLER (ORGANİK ELEMENTLER VE TUZLARI)
Sağlıklı bir yaşam için bazı anorganik element ve
iyonların belirli miktarlarda bulunması gereklidir.zorunlu olan
ve düzenli bir şekilde tüketilmesi gereken otuz kadar mineral ve
kimyasal madde vardır. Bunların bir çoğu birlikte çalışır ve
işlevlerini yerine getirmek için birbirine bağımlıdırlar.
Minareler, biyolojik değerlenmeye göre; asal elementler
ve istenmeyen veya son derece zararlı olan elementler olarak
ayrılırlar.asal elementler organizma tarafından çok miktarda
gereksinmesi duyulan, enzim-hormon vitaminlerinin bileşenleri
olarak bulunan dirimlik faktörlerdir.Organizmada emilim
,sindirim ve bazı metabolik fonksiyonlarda önemli rol oynar.
Kemikler ve dişlerin oluşumunda etkindirler. Vücuda zararlı olan
elementlerde başta kurşun ve cıva olmak üzere bir dizi
elementlerdir, radyoaktif elementlerde bu sınıftadır.
Mineraller insan vücudunda bulundukları miktarlara göre
de “makro ve mikro” elementler olarak sınıflandırırlar. İnsan
vücudunda en fazla oksijen bulunmaktadır, bu durum vücudum 2/3
sinin sudan ibaret olmasından ileri gelmektedir dolayısıyla
hidrojen yüzdesi de yüksektir. Azot vücutta serbest halde
bulunan diğer elementtir. Karbon ve azot fazlalığı da organizma
dokularının temel olarak oluşumunu sağlamalarından gelmektedir.
İnsan organizmasında Mineral Bütçesinin Önemi
Mineraller beslenmenin vazgeçilmez unsurlarıdır.
Bunlardan her birinin görevi bir diğerininki ile ilgilidir.
Örneğin kemik ve dişlerin oluşumunda kalsiyum, fosforun arasında
belirgin bir ilişki vardır. Bakır demirin kullanmasını
katalizler ve kan oluşumunda kobalt her ikisinide etkiler.
Minarelerin organizmadaki bütçeleri önemli bir nokta da
diğer maddelerden faklılık göstermektedir; Proteinler,
Karbonhidratlar ve yağların aksine mineraller organizmada ne
üretilirler nede tüketilirler. Besinler ile alınması ancak kaba
sınırlar içinde ayarlanabilinir. Bununla beraber boşaltım
işlevinin düzenleyici etkisiyle birlikte vücut sıvılarındaki
konsantrasyonları ayarlayabilmekte ve bir “iç ortam”
oluşturabilmektedirler. Bu durum bile insanlarda mineral
bütçesindeki bozuklukların (elektrolit bütçesi bozuklukları)
görülmesini engelleyemez.
Kalsiyum
Besinlerde çok az bulunan kalsiyumun başlıca kaynakları
süt ve süt ürünleri, yeşil yapraklı sebzeler, tahıllar,
yumurta,portakal, limon ve balıktır.fakat bazı sebzelerde olduğu
gibi çözünmeyen tuzları halinde bulunan kalsiyumun tamamının
metabolizma tarafından emilimi gerçekleşmez
Oysa element vücudumuzun en fazla gereksinim duyduğu
elementlerdir. Yeşillikler için günlük gereksinim 800-1000 mg
kadardır. Kalsiyumun ortalama %99 dişlerdedir. Diğer bir mineral
fosforun %80 ide kemik ve dişlerdedir. Kemik ve dişlerde
kalsiyum fosfat depo edilmektedir ve bunun gelişimiyle kemik
kristalleri meydana gelir.kalsiyum sinir sistemindeki
iletişiminde ve kasların uyarılmasında büyük rol oynamaktadır,
bu nedenle kandaki düzeyi belirli düzeyde tutulmalıdır. Bu
düzeyin altında ;solunum kasları da dahil tüm kaslarda
kasılmalar, kramplar ve ölüm oluşur. Bu düzeyin üzerine
çıkıldığında ise beyin fonksiyonlarının azalması, koma ve ölüm
gerçekleşir. Ayrıca kalsiyum kanın pıhtılaşmasında yardımcı
madde olarak işlem yapar, hücre çeperindeki sıvı geçişinde ve
bazı enzim aktivasyonlarında önemli rol oynar.
Uzun süreli kalsiyum eksikliğinde saç dökülmesine diş
ve kemik hastalıklarına (raşitizm, osteoporoz) rastlanmaktadır.
Kalsiyum vücudumuzun mimarisinin vazgeçilmez unsurudur.
Fosfor
Besin maddelerinde yaygın olarak bulunabilen bu
mineralin başlıca kaynakları süt ve süt ürünleri, yağsız et,
proteinden zengin kaynaklar, kuru baklagiller, tahıllar, balık
ve tavuktur. Bitkisel kaynaklı besin maddelerinde mineralin
biyolojik olarak yararlanımı azalır, çinko, demir, kalsiyum gibi
minerallerle bağlanır.
Yetişkin insanlar için gereksinim duyulan miktar
kalsiyumla aynı olup 800-1000 mg kadardır. Bu iki mineralin
kaynakları aynıdır ve kalsiyum yeter miktarda alındığında fosfor
gereksinimini de karşılamış olur. Vücuttaki %80-90’ı kemik ve
diş yapısında kalsiyumla beraber etkinlik gösterir. Ayrıca
mineral, hücre yapısı ve fonksiyonlarında, enerji üretiminde,
dokuların kendini yenilemesinde rol oynamaktadır.
Mineralin yetersizliği normal bir beslenmede pek
görülmez. Ancak bazı rahatsızlıklarda fonksiyonelliğini
yitirmektedir; mide-bağırsak kanalındaki bir rahatsızlık
mineralin emilimini düşürmekte, kemik hastalıklarında (raşitizm,
osteopoz) da kalsiyumla oranı değişmektedir.
Vücudum makro düzeyde gereksin,im duyduğu bu
elementleri, önem taşıyan birbiri ile orantılı alımı ve
bağırsaktan maksimum emilimine destek verebilmektedir.
Magnezyum
Bir çok besin maddesinde yaygın olarak bulunur,
patates, kuru yemişler, tahıllar, kuru sebze ve meyveler, esmer
pirinç ve etler, çikolata zengin kaynaklarındandır.
Günlük gereksinim duyulan miktar yetişkinler için
200-500 mg dır.organizmada pek çok metabolik fonksiyonda
özellikle enerji ile ilgili reaksiyonlarda (ATP kapsayan
reaksiyonlarda) zorunlu olarak rol almasından dolayı en küçük
bir yetersizliği ciddi rahatsızlıklara neden olmaktadır.
Magnezyum aynı zamanda santral sinir sisteminde etkilidir,
yüksek konsantrasyonları deprasan etkilidir, hipotansiyona neden
olur, kalp hızını azaltır ve nihayetinde kalp durur.
Yetersizliğinde, yorgunluk, uyuşukluk, sitem dışı titremeler,
saç ve tırnaklarda kırılganlık görülmektedir.
Sodyum ve Potasyum
Sodyum mineralinin ana kaynağı olan softa tuzu (NaCI)
dur ve değişik oranlarda pek çok besin maddesinde bulunmaktadır;
et, süt, yumurta, yeşil yapraklı sebzeler, konserve yiyecekler,
bira, ekmek, kek ve bisküviler. Günlük gereksinim yetişkin bir
insan için 1600 mg kadardır. Potasyum minerali de doğal olarak
bütün gıdalarda bulunmaktadır; patates, baklagiller, sebze ve
meyveler, kuru yemişler.günlük gereksinim yetişkin bir insanda
3500 mg kadardır. Bu iki mineralinde, özel sorunlar haricinde
beslenme yeterliğine pek rastlanmaz.
Sodyum ve potasyum vücut sıvısının temel iyonlarıdır.
Sodyum başlıca hücre dışı sıvıda yoğundur, oysa potasyum bir çok
enzimatik sürecin sinir sistemndek,i iletimin ve kasın çalışma
için zorunlu olduğu hücre içinde yoğun bulunur. Hücre dışında
soydu, hücre içinde de potasyumu yüksek düzeyde tutan mekanizma
hücrenin devamlılığını sağlamaktadır.
Bitkilerde potasyum sodyumdan fazla bulunur; sodyum ve
potasyum miktarlarına dikkat ediniz; Bunun nedeni potasyum
iyonlarının kolayca toprak tarafından emilirken, sodyum
tuzlarının yağmurlar tarafından denizlere taşınmasıdır. Bitkiler
topraktan aldıkları potasyumu organik asitlerle tuz olarak
taşırlar. Bitkisel beslenme ile de sağlıklı bir şekilde
metabolizmadaki dengeye yardımcı olurlar.
Demir
Yaşam ,için zorunlu elementlerdir, oksijenin kandan
dokulara taşınabilmesi için demirlere bağlanması gerekir.
Vücutta toplam olarak 2.5-4 g bulunan demirin %70 i kırmızı kan
hücrelerinde (hemoglobin hem-kısmı) %5i de kasların myoglobin
bölümünde bulunur, Geri kalan %25 kadar kısmı da dolaşımda
bulunmaktadır. Demir kolaylıkla değer değiştirebildiğinden
metabolizmada oksidasyona ve enerji reaksiyonlarında etkilidir.
Demirin metabolizmada okside edici gücü dolayısıyla da zarar
verici etkisi demiri taşıyan proteinin veya diğer
antioksidanların varlığı ile engellenir. Kontrol edilemediği
zaman çok aktif serbest radikallere çevrilerek hücresel
zararlara neden olabilirler;hücrelerin yaşlanması veya ölmesi
gerçekleşebilir; bu normal hücre yaşlanması olmasına rağmen bu
tip oksidasyonlar hücrenin erken yaşlanmasına neden olur. Demir
bağışıklık sistemi üzerinde de etkilidir. Tahıllar, kuru
yemişler, yeşil yapraklı sebzelerde bulunmaktadır.
Demirin, bir çok besin maddesinde bulunmasına rağmen
organizma tarafından kullanıldığı çok düşüktür. Hayati önem
taşıyan demir besin maddelerinde “hem ve nonhem demir” olarak
iki form da değerlendirilmektedir. En fonksiyonel demir
hayvansal kaynakların bir kısmında bulunan hem formudur;
kimyasal yapısından dolayı, kolayca oksijenle birlikte vücutta
yüklenir ve boşaltılabilinir, fakat araştırmalar %10-30 unun
metabolizmada emildiğinden %80 kadar kısmının atıldığını
göstermiştir. Tahıllar da , sebzelerde ve hayvan kaynaklı
yiyeceklerin bir kısmında bulunan nonhem demirinin emilimi besin
maddelerindeki diğer bileşimlerin mevcudiyetine bağlıdır.
Ispanakta, tahıllar da meyvelerde ve yumurtada bazı maddelere
bağlı olan demir, suda çözülmez, sindirilemez ve atılır. Çay ve
kahve alımı da nonhem demir emilimini olumsuz etkiler.
Peki insan vücudu için gereksinim duyulan demir
miktarı karşılanmazsa neler olur ? besinsel demir eksikliği
kansızlığa (demir eksikliği anemisi)neden olur. Erkeklerde demir
gereksinimi kan kaybetmelerde, bağırsak kanaması gibi durumlarda
kendini gösterir. Kadın ve çocukların ise demire ihtiyacı
yoktur. Kadınların hamilelik döneminde gereksinimleri artar ve
menstruasyon kanamaları döneminde demir kaybettiklerinden demir
eksikliği kolayca ortaya çıkabilir.
Bitkisel kaynaklı besin maddelerinden demirin
kullanıldığı en iyi olanın sadece soya fasulyesi olduğu
bilinmekteydi bugüne kadar peki ya bitki öz suyunda nonhem
demirinin sürekli ve düzenli alımı fonksiyel kullanımı
arttırmakta ve gereksinim duyulan miktarda kullanıma yardımcı
olabilmektedir.böylece bağışıklık sisteminin gülü bir oksidatif
madde olan demirle zarar görmesi engellenmiş ve hücrelerin
yaşlanmasına karşı savaşta metabolizmaya destek ver,ilmesi
sağlanmış olur.
Bakır
Bakır bütün doğal besinlerde bulunur. En zengin
kaynakları hayvansal gıdalardır. Bitkisel kaynakları ise
kuruyemişler, kuru baklagiller ve tahıllardır. Ancak organizma
tarafından alınan bensin maddelerinin posası bitkisel kaynaklı
bakırın alımını azaltır.
Bakır hemoglobin oluşumunda etkindir, kan hücresine
oksijen taşıyıcısı olarak hareket eder. Birçok enzimlerin
reaksiyonlarında dirimsel trol oynar. Ayrıca protein yapılarında
fonksiyonel rol oynar ; bakır taşıyan protein (lisil oksidaz)elastin
ve kollojenin çapraz bağlarının oluşumuna yardımcıdır. Bu
şekilde kan damarlarının bağ dokusuyla devamlılığı sağlanmış
olur.
Günlük gereksinim duyulan miktar yetişkinler için 1-3
mg dır. Yetersizliğine pek sık rastlanmamakla birlikte,
yetersizliğinde bağışıklık sistem etkilenir ve genetik
hastalıklar görülür; Wilson hastalığı ve Mankes sendromu.
Metabolizmaya fazlaca bakır yüklendiğinde ise “bakır depolama
hastalığı oluşur; safra kesesi ve barsak yardımı ile büyük
miktarların dışarı atılımı başarılamadığından bakır birikimi
oluşur, beyinde karaciğerlerde, gözlerde ve diğer organlarda
birikir ve organlara zarar verir.
Mangez
İnsan veya hayvan dokusunda pek az miktarda bulunur,
karaciğer, pankreas ve saçlardadır insanlar için gereksinim
duyulan miktarın pek az olduğu da aşikardır ve fazlasının da
zehir etkisi vardır.
En zengin kaynakları bitkisel besin maddeleridir.
Yapraklı sebzeler, tahıllar, kuru baklagiller, kuru yemişlerdir.
İnsanlar manganezin çoğunu ay ve kahveden alırlar. Hayvansal
gıdalar mineralce fakirdir. İnsanlarda yetersizliği dengeli
beslenmenin sağlanamadığı durumlarda ortaya çıkmaktadır.
Krom
Kan şekerini dengeler, insülinin ve hücre membranı
arasında köprü görevi görmektedir hatta insülin yapısını da
etkilendiği ileri sürülmektedir. Protein metabolizmasına da
yardımcı olur. Günlük gereksinim yetişkinler için 50-200 ug dır.
Eksikliğinde kan şekeri düşmekle (hipogilisemi), serum
kolesterol triglisereit ve açlık insülin düzeyi yükselmektedir.
Diyabetlerde eksikliğine rastlanılmamaktadır.Bira mayası kuru
yemişler, mantar ve şarap diğer zengin kaynaklarındandır.
Çinko
Çinkonun deri ve bağ doku metabolizmasında özel bir
yeri vardır, proteinin ve kollojenin sentezine etkindir. Saç ve
deriye renk veren pigment hücrelerinde etkilidir. Enzim
komponenti olarak bulunmakta (70-90 tane) ve bunlar karbonhidrat
ve enerji metabolizmasında, proteinlerin sindiriminde, Nükleik
asit sentezinde karbondioksit taşımasında ve diğer bir çok
reaksiyonda yer alırlar.
Günlük gereksinimini karşılayabilecek miktar
yetişkinler için 10-25 mg dır, dengeli besin alınması halinde bu
karşılanabilinir. Çinko yetersizliğinin en önemli belirtisi
iştahsızlıktır. Geçirilen kronik bir rahatsızlık, özellikle
yaşlılık ve çocukluk döneminde iştahsızlık varsa çinko
yetersizliğine rastlanabilinir. Bu durum çocukların bensel ve
cinsel gelişimini olumsuz etkileyebilir yaşlılarda sıklıkla
yararlandıkları için iyileşmenin gereksinimine neden olur.
Deniz ürünleri, et, yumurta, kepekli ekmek, karaciğer,
lahana ve sarımsak diğer zengin kaynaklarındandır.
KARBONHİDTARLAR
İnsan ve hayvanlar için en önemli enerji kaynağıdır.
Enerji gereksinimimizin %55-60’ının karbonhidratlardan sağlarız.
Doğada en fazla bulunan organik moleküllerdir. Karbonhidratlar
öncelikle “şekerler ve şekere benzemeyen polisakkaritler” olmak
üzere 2 ye ayrılır.
Şekerler
Bunlar basit şekerler (monosakkaritler) ve bileşik
şekerler (olisaklkaritler) olarak iki gruba ayrılırlar.
Kristalsi, az çok tatlı maddeler olup suda çözeltiler yaparlar.
Yaşamımıza tat veren bu maddelerin neler olduğunu kısaca
hatırlayalım.
Glikoz; Meyvelerde ,bitki özlerinde,bal ve soğanda bulunur. Kan şekerini
hemen yükseltir. Organizmada genellikle nişastanın yıkımı
sırasında ortaya çıkar.
Frukoz; meyve şekeri olarak bilinir. Glikoz gibi kan şekerini
yükseltmediğinden diyabetliler tarafından kullanılır. Glikozdan
daha tatlıdır.
Sakkoroz; Günlük yaşamda kullandığımız toz,
kesme, pudra şekeri sakarozdan oluşmuştur.şeker pancarı ve şeker
kamışından elde edilir.ayrıca incir, üzüm, hurma, havuç gibi
bazı meyve ve sebzelerde de vardır. Kan şekerini çabuk
yükseltir.
Laktoz ; Süt şekeri olarak bilinir. En az tatlı
olanıdır.
Maltoz; tahıllardan elde edilir. Organizmada
nişastanın yıkımında ortaya çıkar.
Polisakkaritler
Şekere benzemeyen bu bileş,imler tatsız ve yüksek
molekül ağırlığında kompleks yapılardır. Suda çözünmezler, suda
dağılabilen koloidal çözelti yapar. Polisakkaritlerin yapı
taşları sadece basit şekerler (monosakkaritler) değildir, bazı
tüketilmiş bileşikler (amino şekerler ve üronik asitler) de
vardır.
İnsan ve Hayvanlarda Polisakkaritler
İnsan ve hayvan metabolizması, bitkilerde yoğunlukla
bulunan polisakkaritlerden az miktarı kullanılır. Sindirim
sisteminin kaldırabileceği miktar sınırlıdır, spesifik bir
emilme şekliyle (pnositöz)kullanılır ve bir kez emilimi
gerçekleşir, o oranda da kalır.
Glikojen; insan ve hayvanların depo ettikleri
polisakkaritir. Kas dokular ve karaciğerde depolanmaktadır ve
karaciğerin glikojen içeriği beslenme durumu ile sıkı
bağımlıdır, kısa süren bir açlık durumda bile minimuma düşer.
Bitkilerde bulunmaz, sadece tatlı mısırda bulunmuştur. Kimyasal
bileşim ve bir çok özellikleri bakımında nişastaya benzer.
Bitkilerde Polisakkaritler
Bitkilerde çok sayıda karmaşık yapılı polisakkarit
bulunmaktadır. Nişasta, selüloz, pektin, zamklar bu gruptadır.
Bunların başlıca iki fonksiyonları vardır; hücre zarları ve
iskeletler maddelerini oluşturmaları ve de yedek besin
olmalarıdır.
Nişasta ; bitkilerde havadaki karbondioksitin
özümlenmesi(fotosentez) ile oluşan glikozun özel enzim sistemin
altında yoğunlaşması ile oluşur. Suda çözünmeler ve tatları
yoktur. Bitkilerin köklerinde, gövdelerinde, yapraklarında veya
meyvelerinde depolanmaktadır; nişasta tanecikleri ince bir
protein katmanı ile çevrilmişlerdir ya da selüloz duvarına
tutunmuş olabilirler.
İnsan beslenmesinde en önemli besin polisakkarittir,
günlük karbonhidrat gereksinimin çoğunu nişastadan alınır ve
sindirim enzimleri tarafından yavaş yavaş şeker dönüştürülür.
Fazla alınması durumunda ise yağa dönüştürülüp depolanır.
Fruktanlar; tüm genç bitkilerin hücre
duvarlarını oluşturmaktadır;birçok bitkinin kök yumrularında
depo polisakkarit olarak nişastanın yerine , bazı bitkilerde de
nişasta ile birlikte bulunur.
Pektin; tüm genç bitkilerinin hücre duvarını
oluşturmaktadır; parankima hücre duvarında, meyve ve sebzelerde
bulunur. Yapısı kesin olarak bilinmemekle birlikte iyi su
tutucudur, jöle oluşumunu sağlar.
Bitki Zamk veya zamklı sular (musilaj); karmaşık
maddelerdir. Suda çözünen ya da su ile şişip yapışkan koloidal
çözeltiler yapan polisakkaritlerdir. İnsan beslenmesinde önemli
bir yeri yoktur. Daha çok sanayide kullanılır,şekercilikte
kristalleşmeyi önlediğinden önemlidir.
Selüloz
Bitkilerin odunsu kısmanda ve hücre duvarlarının dış
kısmında bulunur. Doğada en bol bulunan organik maddelerden
olan selüloz, ünülin başta olmak üzere lignin, kitin
maddeleriyle sertleşmiş olarak bulunur. Suda çözünmeyen bu madde
insan sindirim enzimlerinden etkilenmez ve sindiremez ancak
sindirim sisteminin düzenli çalışmasında etkinlik gösterir;
organizmada artık hacmi arttırarak dışkı durumunun
düzenlenmesini sağlar ve barsak hareketlerine yardımcı olur.
Bitki Bileşiminde ki Polisakkaritler
Polisakkaritlerin aldığı rol bu mucizeyi bitkinin etki
mekanizması açıklanabilmektedir. Bitki yapısında monosakkaritler
ve polisakkaritler bir arada bulunmaktadır.
Gluko-monnoz monosakkaritleri hlüko-mannan yüksek
polimer polisakkaritleri şeklinde bulunmaktadır. Bu şekerler çok
özel şekerlerdir. Şekerlerin bir çoğu enzimler tarafından
parçalanırlar, emilirler ve tekrar inşa edilirler. Emilme
biçimleri barsak ta olur. Gluko-mannan zincirlerin bir kısmı da
sindirim sisteminde bütün halde emilirler.
Enerjinin primer kaynakları olan bu bileşimlerin
iltihaplanmayı önleyici etkisi vardır. Bu yüksek polimerlerin
hipertansiyon, kolesterol ve artrit üzerinde etkin olduğu,
karaciğerin çalışmasını düzenlediği bilinmektedir. Aynı zamanda
bağ dokunun iskelet maddesi olan polisakkaritler, kalsiyum ve
fosfat alım miktarının arttırmaktır.
Karbonhidratlar
Besin maddelerinin üretiminde kullanımına kadar
geçirdiği işlemler esnasında içerdiği besin eğerlerini
kaybetmesi gerekmekte ve son derece ileri teknoloji gerektiren
prosesler ile mümkün olmaktadır.
Çok sevdiğimiz muzu elmayı, portakalı soyar soymaz
yemezsek, yeşil yapraklı sebzeleri bıçakla kesersek ya da bir
süre bekletirsek, ortamdaki oksijenle temas başlar ve besin
değerini hızla kaybeder. Bu reaksiyonlar, besinlerdeki
karbonhidrat durumu ile ilgilidir ve çok karışıktır. Enzimli ve
madde (substrat) gereklidir, birbirinin eksik olması bu
istenmeyen durumu önler oksijensiz bir ortam yaratmak (vakumlama,
etkileşmez gaz atmosferi) ve işlem prosesini hızla yapılması
kaliteyi koruma açısından zorunludur.
STEROLLER (STORELER/STERİDLER)
Steroller lipit (yağ) bileşenleridir, kimyasal olarak
benzemezler ancak benzer fiziksel özellikleri vardır. Steroller,
kristali alkoller olup doğada serbest halde yada yağ asitleriyle
bileşim halinde (mumlar) bulunurlar.
Bitki steroidleri “iltihaplanmayı önleyici (anti-enflamatuar)”
maddelerdir, bileşiminde bulunanlar şunlardır; kolesterol,
campesterol,lupeol.
Kolesterol
Kolesterin olarak da bilinir, insan vücudunun başlıca
sterolüdür. Bütün dokulara dağılmış halde bulunur. Önemli
miktarda beyinde, karaciğerde, adrenal bezlerinde, sinir
dokusunda ve deride bulunur. Karaciğerden salgılanan kolestrenin
%90’ı safra asitlerine dönüşür(oksitlenir), bir kısmı ise
değişime uğramadan safraya karışır ve safra kesesi taşlarını
oluşturabilir. Storedi hormonların ön maddesidir;cinsiyet
hormonları (androgen ve östrogen) bunlardandır.
Hayvanların dokularında bulunan bir tip kolesterol (7-dehidrokolesterin)
güneş ışınlarıyla D vitaminine dönüşür. 7- dehidrokolesterin
insan için en önemli provitamindir, deride oldukça yüksek
konsantrasyonda bulunur. Güneş ışınları yada UV ışınları
tarafından fotokimyasal reaksiyona uğrayarak önemli bir bileşime
dönüşür (dehidroksikolekalsiferol). Bu bileşim iskeletin
özellikle mineralleşmemiş bölgelerinde iyi bir şekilde
mineralleşmeyi sağlar. Kemiğin önemli bileşimleri olan kalsiyum
ve fosforun dağılımı sağlamak suretiyle diş ve kemiğin
oluşumunda etkilidir. Bileşimin etkisi raşitizm hastalığına
neden olur.
B Sitosterol
Bitki dokularındaki sterol B sitosteroldür. Bitkisel
steroller kolesterolden farklı olarak insanlarda az miktarda
emilirler. Hatta fazla miktarda bulunan bitkisel steroller
kolesterolün emilimini azaltırlar (inhibe ederler).bu durum
yüksek plazma kolesterol düzeyi “hiperkolestrolemi” problemini
azaltmak için önerilmektedir.
SPONİNLER
Doğada az miktarda fakat dağılmış halde bulunur.
Renksiz kristal acı maddelerdir. Suda iyi çözünen çok köpüren
çözeltiler oluştururlar, kullanımları da bu özelliğinden gelir.
Bu özellikleri dışında suda çözünmeyen bileşimleri de vardır ve
bunların seyreltik çözeltileri bile zehirlidir, kana şırınga
edildiğinde zehirli olan bu bileşimler ağız yoluyla da
alınabilirler. Bu bileşimler eskiden ilaç ve ok zehiri olarak
kullanılırdı.
ANTRAKİNONLAR VE TÜREVLERİ
Bu bileşenler tek başına jelde bulunurlar. Genellikle
zehirli maddeler olarak bilinirler ve tek başlarına yoğun oranda
olukları zaman bu etki gözlenebilir. Ancak eser miktarda
bulunmak zorundadırlar ve zehirlidirler. Laksatif etki
gösteririler, barsaklardaki emilmeyi arttırırlar ve ağrı kesici
(aneljezik) etkilerinden yararlanılır. Güçlü antibakteriyel
(bakterilere karşı) ve virüsidal (virüs öldürücü) etkiye
sahiptirler.
Bileşimin de acı bir tat katarlar ve jel/usare
karışımına sarı veya portakal rengini verirler. Renk antrakinoun
yapısından ileri gelir. Bunlar çiçek, gövde yaprak ve kök
hücrelerinin özünde çözülmüş olarak bulunurlar.
|
Emodin |
Bakterileri öldürür ve cilt problemlerinde etkilidir |
|
Antrasen |
antibiyotik ve anti-enflamatuar (iltihap önleyici) |
|
Antronol |
antibiyotik özellik gösterir. |
|
Chrysophanic |
Acıt cilt mantarlarını önleyici etki gösterir. |
|
Eterel yağ |
analjezik etki gösterir |
|
Sınnamonik acıt esteri |
Analjeik ve anestetik etki gösterir |
|
Izobarboloin |
Aneljezik ve antibiyotik etki gösterir |
|
Resistanol |
Bakterileri öldürür. |
HORMONLAR
Katı kısımda bulunan diğer küçük molekülerdir.
Oksinler
Bitkisel kaynaklı bir hormonudur. Bitkinin büyümesinden
sorumludur. Bitki tohumlarında daha yoğun olarak gözlenir.
Giberellin
Fitopatojen mantarların bir ürünü olarak izole
edilmiştir. Bitkilerin hızlı büyümelerinin sağlanmasının yanı
sıra, hücre bölünmesini de hızlandırır.
Bitkilerin “gelişme hormonu” olarak tanımlanmaktadır.
BESLENME GEREKSİNİMİ
İnsanlar hem
yaşamın devamı hemde onlardan beklenen verimin elde edilebilmesi
için değişik besin maddelerine değişik miktarlarda gereksinim
duyarlar.Bu besin maddelerin bitkisel ve hayvansal kaynaklardan
kompleks halinde alılar ve metabolizma adı verilen ortamda bir
çok değişikliklere uğratarak özümlerler, ,değersiz ve zararlı
atıklar da atarlar.
İnsanlarda beklenen verim genelde dört ana
başlık altında tanımlanabilir.Bunlar:homeostazı
korumak,büyüme,kas gücü olarak da tanımlanabilen iş verimi
(enerji)ve üzeri faaliyetleridir.İnsanoğlu yaşamını devam
ettirebilmek ve bahsedilen verimler sağlıklı bir biçimde
sürdürebilmek için,karbonhidrat
yağlar,proteinler,vitaminler,mineralle ve hormon,enzim gibi
diğer etkicil maddelerle gereksinim duyarlar.
Alınan besin maddeleri miktarları vücudun
metobilik gereksinimlerini karşılayacak nitelik ve nicelik
taşımalıdır. Bununla beraber vücuda alınan gıdalar değişik
oranlarda besin maddeleri içerdiklerinden aralarında uygun bir
dengeyi korumak gerekmektedir.
BESLENMENİN FONKSİYONLARI
Gün içinde gıdalarla besin maddeleri,insanların
yaşamının devamını ve yaşamın bir parçası olup verimler
sağlayabilmek amacıyla öncelikle homeostazı korunması için
gerekmektedir.
Homeostazı korumak
Homeostazı
vücudun iç çevresinde sürdürebilmesi işlemdir.Hücre ve dokuların
birleşenleri sürekli kullanılır ve vücudun iç çevresinde uygun
sınırlar içinde sürdürebilmesi için tekrar yerlerine
konulmalıdır.Her gün besin maddelerin alınması gereklidir.Çünkü
:gereken yapı taşlarının sağlanması ve ısı-elektrolit asit baz
dengesinin sürdürülmesi zorunludur.İnsan vücudunun ortalama
bileşeni tablo`6da gösterilmiştir.
|
Bileşen |
% |
|
Su |
55 |
|
Proteinler |
19 |
|
Yağlar |
19 |
|
Karbonhidratlar |
<1 |
|
Mineraller |
7 |
|
Vitaminler |
<0.01 |
Eğer vücut yağı göz arda edilirse yağsız vücut kişinin
ağırlığı kabul edilir.Sağlıklı erişkinlerde ortalama yağsız
vücut kitlesinin%65-70 ini su oluşturur.İnsanlarda günlük su
gereksinimini belirleyen etken ise besin maddelerinin kalori
içerikleridir.Bu gereksinimin erişkinlerde besin maddelerinin
içerdiği kalori başına 1 ml iken bebeklerde 1.5 ml olarak
belirtilmektedir.
Bazı durumlarda vücutta su dengesi ile ilgili bir takım
sorunlarla karşılaşabilmektedir.Bunlar;sıvı kaybı ve sıvı
fazlalağı olarak tanımlanabilir.Sıvı kaybı;aşırı terleme,kusma
isal veya aşırı yanıklar sonucu olabilir.Sıvı fazlalagı ise
böbrek veya kalp yetmezliği gibi su ve sodyumun normal atılımı
etkileyen hastalıklardan gerçekleştirilir.
Büyüme
Bireyler çocuklarda olduğu gibi yaşamlarını
belli dönemlerde yeni dokular oluşturmak için ek besin
maddelerine gereksinim gösterirler.
Enerji Gereksinimi
Her insan
yaşam sürecinde beklenen verimleri sağlayabilmek için enerjiye
gereksinim duyar.Enerji,günlük olarak tüketilen gıdalarda
bulanan besin maddelerden sağlanır.Sağlıklı olabilmek ve
beklenen verimi gerçekleştirebilmek için gereksenen enerjiyi
saplayacak miktar ve kaliteden besin maddelerine gereksinim
duyulur.Enerji gereksinimi bireyin faaliyet çevre fizyolojik
fonksiyonlarına bağlı olarak oldukça değişiklik gösteren
kavramdır.Örn:büyümekte olan bir çocuğun bir sporcunun hasta
olan bir insanın enerji gereksinimlerine birbirinden hep
farklıdır ve onların günlük beslenmelisi bu gereksinimlere
göre düzenlenmelidir.
Üreme faaliyetleri
Üreme
faaliyeti erkeklerde sperma kalitesi ve verimi kadınlarda ise
ovulasyon(yumurtlama) ve gebelik durumu olarak ifade
edilebilir.işte bu verimlerin sağlanabilmesi için de vücudun
değişik miktarlarda gereksinimi söz konusudur.
Besin maddeleri
İnsanların
besin duyduğu besin maddelerini genelde 6 ana gurupta adlandıra
biliriz bunlar;karbonhidratlar yağlar proteinler vitaminler
minareler ve sudur.besin maddeleri ve bunların temel
fonksiyonları tablo 7`de gösterilmiştir.
|
Besin |
ANA FONKSİYON |
|
Karbonhidratlar |
Enerji kaynağıdırlar |
|
Yağlar |
Enerji kaynağıdırlar.Vücudundegişikk
dokularda yapısal fonksiyon gösterirler |
|
Proteinler |
Vücudun temel yapı
taşlarıdır |
|
Vitaminler |
Metebolik faaliyetlerde
özel öneme sahiptirler,enerji değişimi sağlarlar
|
|
Mineraller |
Metebolik faaliyetlerde
özel öneme sahiptiler iskelet ve dişlerin temel yapı
taşlarıdır. |
|
Su |
Yaşam onsuz düşünülemez. |
Karbonhidratlar ve yağları enerji kaynağı olarak özel
öneme sahiptirler.Bunlardan karbonhidratlar özellikle basit
şekerler formunda vücudun ana enerji vericilerdir.Yağlar ise
enerji içerikleri bakımında karbonhidratlara göre yaklaşık
2.5misli daha fazla kalori sağlamalarının yanı sıra esansiyel ve
yağ asitlerin aynı zamanda A,D,E ve K gibi yağda çözülür
vitaminlerin taşıyıcıları olmaları özelliği ile önem arz
ederler.
Proteinler çocuklarda ve gebelikte büyüme
üzerine olan özel önemlerini yanı sıra doku yenilenmeleri
üzerinde de fonksiyona sahiptirler.
Vitaminler metabolizmada gösterdikleri
fonksiyonlarla yaşamın devamı büyüme ve üreme üzerinde eser
miktarlarda gereksinim duyulmalarına rağmen büyük öneme
sahiptirler.
Minareler aynı vitaminlerde olduğu gibi değişik
Metebolik faaliyetlerde yer almakla birlikte kemiklerin dişlerin
kanın ve saç gibi dokuların temel yapı taşları olmakla özellik
gösterirler bazı iz elementlerinin üreme fonksiyonların üzerinde
de etkili olmaları onlara ayrı bir özellik kazandırır.
Su yaşamın kaçınılmaz tek kaynağıdır.Hayvansal
organizmalar açlığa uzun mürtetler dayanabildiği halde susuzluğa
ancak ve ancak 3-4 gün gibi kısa süreler için direnç
gösterebilirler.Çünkü su vücutta tüm dokuların temel yapı taşı
olmakta beraber kanın ana bileşeni olması besin maddelerin
çözülmesi artık maddelerin vücuttan atılması vücut ısısının
dengelenmesi(ısı reğülasyonu)ve birçok metobilik faaliyete ortam
hazırlaması nedeniyle bir unsurdur.
BESLENMEDE DİKKAT EDİLECEK HUSUSLAR
Vücudun ihtiyaç duyduğu besinler hayvansal ve
bitkisel kaynaklı besin maddelerden bir kompleks olarak
alınırlar.Bu kompleks maddeler etkicil olmakta beraber vitamin
ve mineral maddeleri içerirken büyük miktarlarda protein yağ ve
karbonhidratlardan oluşmuştur.
İnsanların beslenmesinde dikkat edilecek en
önemli husus gereksenen besin maddelerden nitelik ve nicelik
bakımından tam ve dengeli olarak tüketilmesidir.Bu demektir
günlük tüketimde besin maddelerin ne gereğinde az nede
gereğinden fazla alınmalıdır.Aksi takdirde ya yetersiz
beslenmenin yada aşırı beslenmenin sonuçları
kaçınılmaz.
AŞIRI BESLENME
Günlük enerji tüketiminde daha fazla enerji
vererek besin alınması ağırlık artışına neden olur.Vücuda alınan
protein ve karbonhidrat gibi besin maddelerden gereksinime
fazlaları organizemde yağa dönüştürülür ve depolanır.Buna benzer
şekilde yağların fazlasının da neden olduğu şey yine aynısıdır.
Yağın depolanmasına hücrelerin büyümesine lipit
moleküllerin yığılması veya yağın biriktiği dokularda hücre
sayıları çoğalması sayesinde gerçekleşir.Vücutta yağın birikmesi
ilk çocukluk yılarında ve ergenlik çağında çoğalır,daha sonra
hücre sayısı sabit kalır.Vücutta yağ birikenleri henüz artmakta
olmakla yaşlarda aşırı beslenme hayat boyu aşırı kilo alma
eğilimine neden olacak özellikle tehlike arz etmektedir.
Bu tür yağlanmalarda ileride anlatılacağı kadar
üzerine diğer bazı rahatsızlıklara neden olmakla birlikte
gündemde gelen en önemli problem şişmanlık olmaktır.
Yetersiz beslenme
Geri kalmış ve gelişmemiş olan bir çok ülkede
milyonlarca insan özellikle nitelik bakımından yeteriz
beslenmektedir.Bu durum esansiyel beslenme unsurludan bakımından
geçerlidir.Bu demektir ki adı geçen koşullarda vitamin ve
özellikle proteinler yapı taşları olarak amino asitler
bakımından derin bir beslenme sorunu vardır.Zorunlu beslenme
unsurları ve vitaminleri dengeli bir şekilde içeren beslenme
maddelerden yetersiz miktarda alınması büyümenin yavaşlamasına
zayıflama ve diğer belirtilerek birlikte özellikle dirençsizlik
gibi sorunlara neden olmaktadır.
BİTKİSEL BESİNLER ve ÖNEMİ
Beslenme ve önemi incelediğimizde ilk bölümde
özenle beslenmenin kalitesinden bahsettik.İnsanların besin
maddelerden tüketirken nitelik ve nicelik bakımından tam ve
dengeli bir şekilde kullanılması zorunluluğu besin maddelerden
ayrıntısıyla gözden geçirdiğimizde daha fazla anlaşılır hale
geldi.Bu öğelerin gereksinime duyulan miktarda kadar yararlı
kullanımlar için birbirlerine bağımlılık önemli faktörler
arasında daydı ve bazıları da vardı ki olmazsa olmazdı.Besin
maddelerin önemini ve kaynaklarını hatırlamamızın ardından
bitkisel ve hayvansal besinlerin özellikle ve toplu olarak
kıyaslanmasına yaparak şu gerçekler dikkatimizi çeker.
Sağlıklı bir cildin üst tabakasındaki
prigmenler yaş ırk ve bünyeye bağlı olarak açık bir pembelikten
koyu kahverengiye kadar değişim gösteren renk verir.Cildimiz
gözenekli yaşanan bir canlıdır.Vücut her gün cildi yeniden
üretmektedir,bu üretim içten dışa doğru gerçekleşmekte yaklaşık
olarak dört hafta içinde cilt kendini tamamen yenilemektedir.Bu
dönüşüm günlük bizim fark edemediğimiz miktarda aşınma ve
dökülme ile gerçekleşir.Cildiniz temizliğe ve bakıma gösterdiniz
özen yenilenmeye yardımcı olmaktır.
Derin yapılanması dıştan içe doğru üç tabaka şeklindedir.
1. Dış
Tabaka (Epidermis)
2. Orta
tabaka(Korium)
3. Alt
Tabaka(Subkutis)
1.
Dış Tabaka(Epidermis)
Bu tabaka 0.6-0.9 mm kalınlığındadır,değişik
yapılarda birbirlerine bağlı aşağıdan yukarıya doğru
katmanlardan oluşmaktadır.
a) Bazal
hücre tabakası
b)
Dikenli Hücre Tabakası
c)
Çekirdekli Tabaka
d)
Şeffaf Tabaka
e)
Boynuz Tabaka
En alt tabakası olan bazal hücre tabakası bir
sıra silindirlik hücreden yapılmıştır.Bu hücrelerin büyük bir
kısmı(%95) keratin sentezi yapar.Bunların arasında renk cisim de
vardır.Pigmentler bazal hücre tabakası bulunmalarına rağmen
yukarı katlara doğru uzanan dallı budaklı hücrelerdir UV
ışınlarına karşı çok hassaslardır.Pigmentlerin yığılması önemli
sorun teşkil eder çil ve benlerin oluşması nedeni bilinmeyen bu
yığılmalardır.
Epidermisin diğer katları bu bazal kat
doğurur.Buradaki hücrelerin bölünerek çoğalması yoğunlukta
istirahat hakinde ve uyurken olur.Kasların çalışması sırasında
bu faaliyet en azdır.
Bazal katın üzerinde deri yüzeyine paralel
olarak yerleşen dikenli hücreler tabakası bulunur.Birbirlerine
ile temas halinde bulunan bu hücreler arasında ki boşluklarda
lenf bulunur.
Dikenli hücreler katı üzerinde 2-3 sıra iğ
şeklinde hücrelerden yapılmış çekirdekli tabaka bulunur.Bu
katmanlarda hücrelerden arasında köprüler bulunmaz ve çekirdek
incelmiş ince pililer halinde buruşmuş durumdadır.
Dikenli hücreler katı üzerinde çekirdek çok
fazla atrofiye olmuş ve yassılaşmış hücrelerden oluşan şeffaf
tabaka vardır.Bu tabaka hücreler mutad boya metotları ile
çekirdeksiz görülmektedir.
Şeffaf tabakanın katı üzerinde çekirdekleri çok
daha fazla atrofiye olmuş ve yassılaşmış hücrelerden oluşan
boynuz maddesi olan keratine benzeyen boynuz yağı vardır.Bu
kattadaki hücre sayısı kişinin yaşına ve derinin muhtelif
bölgelerine göre değişir.Alttaki hücreler birbirlerine bağlı
oldukları halde üsttekilere bağlar gevşemiştir ve
dökülmüştür.
2.
Orta Tabaka(Korium/Kutis)
Epidermis altındaki bu tabaka deri yüzeyine
paralel olan bağ dokusundan meydana gelmiştir.Bağ dokunun ana
çatısı ağ şeklinde gayet sık dokunmuş kollajen lifleriyle bu
lifler arasında şeritler halinde görülen elastiki liflerden
oluşmuştur.Bu söyleyen lifler vücudun pek çok kompleks işlevi
yerine getirebilmesi için gereken güçlü yapıyı ve desteği
sağlayan en zengin yapılanmalıdır.Cilde sağlamlık esneklik
kazandıran bu kamdandır.Kan damarları kaslar sinirler ve salgı
organlarının bulunduğu bu katman kıl ve saça da hayat
vermektedir.
Bu iki ana bileşenin yapısını yakından
tanımakta fayda vardır.Kollajen kan damarı ten don ve
kıkırdakları ana yapı taşıdır.Derinin sert yapısı tamamen
kollajenin yapılmasında kaynaklanmaktadır katlanmış çapraz ya da
paralel yığınlar alinde olan ir yapılanmadır kollajenin
yapısındaki çapraz bağlamalar hiçbir zaman sona ermez bu
süreklilik derinin sürekli yenilmesinden sorumludur büyüme
gelişme sırasında his edilir derece de değişikliğe uğrar zamanla
da bağ dokunun yaşlanması gerçekleşir.Geçen yıllar içinde
kollajenin yapılamasındaki bağlanmalar sürekli devam ettiğinde
derinin sertleşmesi artar elastikiyet giderek kaybolur kan
damarları ve diğer dokuları oluşumu devam eder ve elastikiyet
iyice zayıflar.
Kollajen ayrıca yara iyileşmesinde önem
kazanır.Kollajenin bu olayları düzelmesinde gerçek rolü
anlaşılamamıştır.Bu arada insan vücudunun %30 dan fazlasına
hakim olan bu yapılanmanın diğer sert dokular kemik ve dişlerin
de ana yapı malzemesi olduğunu hatırlatmalıdır.Karaciğer gibi
yumuşak dokular az miktarda kollajen içerir.Kollajenin
yapılanması çok sık tekrarlanma 3 ağrı protein zincirinin(glisin,prolin,hidroksiprolin)
hidrojen bağları ile birbirlerine urgan gibi bağlanarak(üçlü
heliks şeklinde) sarılması ile oluşur.
Elastiğ bağ dokuda kollajen ile birlikte oluşur
ve çoğunlukla kollajen ile birlikte yer alır.Elastiğ ile
kollajen arasındaki benzerliklere dikkat çekilmiştir her iki
yapılanmada bir birine benzemeyen proteinlerden oluşmuştur ve
yapısal elementlerden karbon azot hidrojen ve oksijendir.ancak
bu benzerlikler kadar farklar da aynı derece önemlidir.elastiğ
çoğunlukla bağlarda ve kan damarlarda duvarlarda bulunan sarı
bir kollajenden farklı olarak fibrilleri uzunluğunun birkaç
katına uzatabilecek lastik gibi esnetebilir.
3. Alt Tabaka(Subkutis)
Koriunum alt
tabakalarında bağ dokusu lifleri deri yüzeyine dikey inerek
geniş delikli ağlar yapalar ve bu delikli hücrelerden içine yağ
tabakaları toplanarak deri altı yağ dokusunu yaparlar.Yoğun yağ
içerikli olan bu tabaka oldukça gevşek olan bir tabakadır.İç
organlar tüm dış etkilerden koruyan tampon
özelliğindedir.Kalınlığı kişiye ve bölgeye göre değişim
göstermekte ve derinin dış görünüşünü oluşturmaktadır.
Önemli bir ayrıntı şudur:Epidermis ve Korium
tabakarınlarının kalınlıkları yaşa göre değişirler, ancak
Subkutis’in kalınlığı yalnız beslenme şartlarında göre
değişir.
Cildin Kas Yapısı
Cilt keseleri
düz ve birbirlerine paralel kaslardan meydana gelmiştir.Bu
kaslar alt tabakalardan başlar,yağ bezlerinin altından geçer ve
koriyomun en üst katmanlarında sonlanırlar.Cilt kaslarının cilt
fonksiyonlarındaki rolü çok büyüktür.Bu kaslar korku, heyecan ve
irkileme halinde büzüldüklerinde kılları dikleştirerek cildi
bildiğimiz diken diken hale getirirler.Ter ve yağ keselerinin
açılıp kapanması da bu kaslar vasıtasıyla olur.Saç kökü öldüğü
zaman bile şekillileri muhafaza etmektedirler.
Cildin damar sistemi
Bağ dokusu içinde bulunan kısmen büyük arterlerden çıkan daha
küçük arterler supkutis-kutis sınırında bir ağ yaparalar.bu
derin damar ağından dallanmalar yaparak daha kuvvetlı oluşan
arter ağışamdan şeklinde epidermis tabakaya doğru ilerler ve
sonlanır.Bu derin damar sisteminin görevi cilde gereken madde
alış verişini yapmaktır;cilt hücrelerini beslemek,artık
hücreleri uzaklaştırmak,lenf sıvısının dağıtımını yapmak
şeklinde genelleştirilebilir.
Cildin sinir sistemi
Bağ dokusundan epidermisin en üst katlarına kadar ulaşan sinir
uçları vücudumuzun dış etkilere karşı duyu işini
görmektedir.Cilt en zengin şekilde sinirlenerek ilgili
merkezlere iletimi sağlar.
Cildin ek organları
Epidermis
orjinli olan ter keselerine,yağ keselerine , kıl ve tırnaklara
cildin ek organları diyebiliriz.
Ter Keseleri
Koriumun Derin katlarından çıkan ve deri
yüzeyine açılan boru şeklindeki keselerdir.Cildin her tarafından
eşit olmayan yoğunlukta yayılmış durumundadır.Terleme vücudun
her tarafında farklı miktarlarda olmaktadır.Terin bileşimi
içindeki bazı organik maddeler hava ile temasta koku
yapmaktadır,bu nedenle kozmetikte ‘’koku keseleri’’ de
denmektedir.Ayrıca korkma,heycanlanma gibi durumlarda
terleme,terk keslerinin sinir sistemiyle yakın ilişkide olduğunu
göstermektedir.İki tür ter kesesi vardır:
1)Erkin(ecrine)ter keseleri: tüm
vücutta sayısı iki milyonu bulan,epidermisin derinlerindeki
yumaklardan çıkan ve çok kıvrıntılı kanallar şeklinde
ilerleyerek salgıyı direkt olarak epidermis dışına çıkaran
‘’dökücü kanallar’’dır.Tırnak yanaklar,küçük dudaklar ,dudak
kırmızısı hariç her bölgede raslanmaktadır.Burada ki salgı
sadece asidik reaksiyondur,hücre elementleri bulunmamaktadır.Bu
nedenle de bileşim koku salgılamaz,bazı maddelerin hava ile
temasında koku oluşmaktadır.Sağlık acısından terlemeyi
önlemeden,hava ile temas anında oluşan bakterilerle mücadele
eden kozmetik ürünler önerilmektedir.Özellikle son yıllarda
kansorojen etkileri nedeni ile yasaklanmış olan içeriklere karşı
özenle dikkat edilmelidir.
2)Apokvin (apocrin)terk keseleri:Genelde
subkutisten çıkan bu keselerin dökücü kanalları,epidermisi
dışında değil yağ bezlerinin dökülme yerlerinin üstünde,kıl foli
küllerine açılır.Bu tür bezlerin salgısında ise hücresel
elementler bulunmakta ve dolasıylada koku maddeleri
içerekmetedir.Koltuk altı,genital bölge,meme başları ve kısmende
karında bulunmaktadır.Cinsel hayatta rol oynarlar,kadınlarda
erkeklerden daha fazladır.
Yağ keseleri
Bu
keseler özellikle yağ hücrelerini salgılarlar.Kanal vasıtasıyla
kıllı bölgelere,yoğunluklada saç yatağına bağlıdırlar ve
salgılarını epidermise yakın olan bu foli küllere
boşaltırlar.Yağ keselerinin salgısı olan yağlarla supkutis
tabakasında bulunan yağın bir ilgisi yoktur.Hücreler yağ
keselerinde salgılanan yağı emerek şişerler ve kanama yaklaşınca
patlayıp foli küllere akarlar.Saç foliküllerine akan yağ üs
kısımlarda ter ile birleşir ve birlikte epidermin dışına
çıkarlar.
Tırnaklar
Epidermisten
gelişen 0.5-0.75 mm kalınlığında dört köşeli boynuz
teşekkülerdir.’’tırnak yatağı’’adı verilen deri yastığı üzerinde
bulunur ve bu yastık yarım ay şeklinde kendini gösterir.
Tırnak yapısı,en çok görülen hayvansal porotein olan
keratin yapısındadır.
Kıllar
Keratin yapısındaki diğer proteinlerdir.Keratinin
yapısının elastin ve kollojenden farkı çok sayıda kükürt
köprüsüyle sağlamlaştırılmış olmasıdır.kutisin derin katlarında
ve bazende sub kutiste bulunan kıl soğanı adı verilen şişkince
kısımlardan çıkar,aradaki katmanlardan ve yağ bezelerinin de
altından geçerek koriumun üst kısımlarında sonlanırlar.Kıl
kesesi dıştan içe dogru bir çok katmandan oluşur.
Kıllar,insan vücudunda yaşa göre farklılık
göstermektedir.Çocukların vücutları ince tüylerle(lanugo)kaplı
iken yetişkinlerin vücutlarını kaplayan tüyler dışında
çeşitlilik gösteren kıllar vardır;saç,sakal, koltuk altı
kılları,cinsel organları örten kıllar,kaşlar,kirpikler,burundaki
kıllar,dış kulaktaki kıllar.İlerleyen yaşlarda bu kılların
yoğunlukları azalabilmekte ve çoğalabilmektedir.
Kıl örtüsünün oluşumunda cinsel hormonların çok önemli rolü
vardır.Buna göre de 3’e ayrılır;
A)cinsel hormonlarla alakası olmayan,her iki cinste de
ortak olan kıllar;lanugo kılları,kaşlar,kirpikler ve diğer
organlardaki kıllar.
B)Çocukluk cağında başlayan,her iki cinste de iç salgı
bezleri kontrolünde oluşan aynı durumda bulunan kıllar;koltuk
altı kılları,genital bölge kıllaları ve saçlar.
c)Erkeğin cinsel hormonları etkisinde olan kıllar;sakal,genital
bölgenin üst kısımlarında bulunan kıllar,kulak,burun,gögüs,omuz,sırt
ve kolların dış kısımları ile bacaklardaki kıllar.
Vücuttaki kılları şekillerine göre de üç gruba ayırmak
mümkündür.
a)Uzun kıllar :Saç,sakal,koltuk altı ve cinsel organları
örten kıllar
b)Kısa ve sert kıllar:kaşlar,kirpikler,kulak ve burun
kılları
c)Yumuşak kıllar:vücudu kaplayan diğer kıllar.
CİLDİN GÖREVLERİ
Vücudumuz tamamen kaplayan cildimizin anatomisini genel anlamda
inceledikten sonra dış etkenlere karşı koruma dışında bir ordan
olarak üstlendiği görevlerini incelemek vücut doğasını koruma
yolundaki doğal beslenme hedef düşüncemizi destekleyecek
zorunlu gerçeklere daha fazla ışık tutacaktır.
KORUMA GÖREVİ:
Derimiz metabolizmamız ile dış ortama karşı her iki yönlü
olarak koruma görevini üstlenmiş durumdadır.İçten ve dıştan
gelen pek çok zararlıo etkene karşı savunma mekanizması
geliştirmesi gerektiğinden sağlamlığı ve elastikiyeti önem
kazanmaktadır.
Vücudumuzun iç döngüsünde yaşamsal faaliyetlerimiz devam
edebilmesi için gereken optimum ısı ortamı derimiz ve kılların
işbirliği ile sağlamaktadır.Ayrıca bu iç ortamda oluşan
çeşitli zararlı maddelerin vücuttan uzaklaştırılması işlevine
derimiz yardımcı olmaktadır.
Vücumuzun doğal yaşamını sürdürürken dış ortamda kendisini
bekleyen tehlikelere karşı yapmakta olduğu savunma işlevleri işe
şunlardır.
a)Biyolojik eykenlere karşı koruma:Derinin
yaşamında da diğer yaşayan her canlı da olduğu gibi biyolojik
bir denge söz konusudur.Deri yüzeyi pek çok bakteri ve
mikroorganizmalar ile yüklüdür.Yaşayan bu canlıların hastalık
oluşturmamalarında derinin özel yapısı etkindir.Derinin sürekli
olarak dökülerek kendini yenilemesi bu mikroorganizmaların
sürekli yenilenmesini sağlar.Bu anlamda derinin yapılanmasında
önemli olan iki savunma mekanizması daha söz konusudur.Derinin
dış yüzeyini ince bir film tabakası gibi kapladığını
düşüneceğimiz ‘’koruyucu manto’’yapılanması vardır.Asit ve lipit
salgılanmadan oluşan bu manto mikroorganizmaların ve
mantarların üreme şartlarını ortadan kaldırır.Cildin asit
değeri olarak nitelendirilen değer (PH)4.2-5.6
arasındadır,ortalama 4.5PH değeri şeklinde bilinir ve bu mantoyu
tanımlar.
b)Fiziksel ve kimyasal etkenlere karşı koruma:ışınlara
karşı korunma,ortamın ısı değişikiliğine göre iç ortam ısının
ayarlanması,geçici travmalara karşı savunma,kaza sonucu
karşılaşabileceğimiz derumlar,derinin sağlam yapılanması ve
elastikiyeti ile ilgilidir.Deri,su ve nemi normal yapısı ile
geçirmemektedir.
Cildin beslenmesi(Absorbsiyonu):
Cildin içten
ve dıştan beslenmesi cildin sürekli sağlıklı yaşamı için
kaçınılmaz zorunluluğumuzdur.Beslenme şartlarının yüksek
kalitede olması gereken sağlamlık için alt yapıyı verirken dış
etkenlere karşı nemlilik kazandırma dıştan beslenme ile mümkün
olacaktır.Yakın tarihe kadar cildin normal yapısının suyu ve
nemi geçirmeye imkan verdiğini düşünülmekteydi ancak
araştırmalar göstermiştir ki cildin suyu çift taraflı
geçirgenliği söz konusudur.Ancak yağlar ve yağda çözünen
maddelerin emilimi kısmen daha alt tabakalara kadar
mümkündür.Emilebilir özellikteki maddeler kıl foliküllerinden
gerçek bu katmanı aşalar.
CİLDİN DEPO GÖREVİ:
Derinin alt yapısındaki yağlanmadan bahsetmiştik.Ayrıca
önemli bir su deposu ve kan deposu olduğu da yapılanmadan
görülmektedir.Deri, bu maddesel depolama ile bir anlamda savunma
mekanızmasına destek bvermektedir.
Solunum görevi:
Derinin gazları geçirebilmesi bünyenin ve dış
ortamın(ısı,nemlilik,gaz yoğunluğu)bağlı olarak etkinlik
kazanmaktadır.Deri,oksijeni geçirebilmesi ve karbondioksit
değişimi ile gereksimini karşılayabilmektedir.
Duyu Organı
Cildin sinir sistemi bölümünde,sinirlenmenin çok zengin
olduğunu ve ilgili merkezlere iletimi sağlayarak hassasiyetin ne
denli güçlü olduğunu dile getirmiştik.Bu hassasiyet vücudun her
yerinde farklı dağılım göstermekdir ve vücudun kabul
edilemiyeceği durumlarda rahatsızlık verici tepkimeler baş
gösterir, kızarmalar, kaşıntılar,..bu durum alerjik durumdan
ayırmak gerekir.Bu tür tahrişlerde görüntüler hemen ve belli bir
bölgede kendini gösterir.Alerjik durumlarda bu görüntüler aslı
aynı anda ve belli bir bölgede oluşmaz
CiLT SAĞLIĞIMIZI MAKSİMUN KORUYALIM
Cildimizin yapısı yaşamımızın aynasıdır.’’güzellik
sağlıktan geçer’’sloganı bilinçli insanın yaşam tarzı haline
gelmiştir.Derinin yapılanmasında çok net gördük ki alt
tabakalardan yukarı doğru hücre ve lif yapısının özel dizilişi
derinin kalitesi, sağlamlığı ve elastikiyetini belirlemektedir.
Antik çağlardan beri gündemini koruyan “güzellik” kavramı ve
istenci gelişen medeniyetle insanların bilinçle yaklaşımını
sağlamıştır.Bu süreç içinde pek çok akın yaşanmış ve günümüz
teknolojisinde doğanın mucizevi gücünü doğallığa en yakın
formatlarıyla kullanma yönünde önemle yol alınmıştır.Bir besin
tamamlayıcı olarak kullanımını metabolizmamızın sağlığını
korumada yardımcı oluşunu ayrıntılarıyla incelemiştik yaşayan
organizma cildimizin sürekli ve çabuk yenilenmesi düzenli ve
zengin beslenmesini gerekmektedir,Cildin gereksinim duyduğu bu
yapısal elementleri zengin ve hazır şekilde bulması bu doğal
yaşama destek verebilmektedir.Epitel hücreler arasında yer alan
boşlukları sürek olarak açık tutması ve uygulandığı bölgedeki
kan akımını hızlandırarak ölü hücrelerin ortamdan uzaklaştırması
ve yeni, genç hücrelerin oluşumunu sağlamaktadır.Bitkinin
yapısında bulunan aminoasitler yeni hücre yapımını hızlandıran
faktörlerdir. Deney hayvanlarında normal beslenmenin %60
oranında kısıtlandığı durumlarda bir hafta içinde kollajen
çapraz bağlarında bozulma, 4 ay içinde kollajen sentezin de
azalma tespit edilmiştir.
Cildin dıştan beslenmesinin de emilimi mümkün
kozmetik mazemeleri ile sağlanabileceğini anlattık peki bu
noktada cildin doğal sağlıklı yaşamına tamamen doğal dıştan
uygulanacak preparatların (krem,serom,kapsül)vereceği desteği
düşünmemek mümkünmüdür.
Cildimizin normal şartlarda suyu ve nemi
geçirgenliğinin düşük olduğun,yağlar ve yağda çözünen maddeleri
daha alt katmanlara geçirebildiğini tekrar hatırlayalım kozmetik
dünyası cildin dışardan beslenmesi ve nemlenmesi üzerine
prepatlar üretimini hayvansal ve bitkisel yağlara yönelik
yoğunlaşmıştır.Bileşiminde bulunan lignin polisakkaritler,
cildin çok daha katmanlarına kadar ulaşabilmekte ve
bileşimindeki etken maddelerin taşınmasını sağlamaktadır derin
tabakalara kadar gerçekleşen bu işler hücrelerin sağlıklı
oluşumunu ve yumuşamasını sağlayarak cildin sağlamlığının ve
elastikiyetinin oluşumunda destek vermektedir
Cilt problemleri ile mücadele gücü
araştırmacılara göre bitki jelinin etkin bileşimini yanı sıra
PH değeri ile ilintilidir.Cildin 4.2-5.6 arasındaki PH değerini
koruma yönünde önemle destek vermektedir.Ayrıca yakın tarihteki
çalışmalar göstermiştir ki,cilde çok kısa sürede yüksek oranda
penetre olmakta, jelinde bulunan spesifik kimyasallar ciltle
etkileşerek iyileşme sürecini hızlandırmaktadır. Bir görüşe
Maskelerin
çeşitlerine göre özellikleri;
1.
Toprak kilden meydana gelen maskeler:Cilt yüzeyinde kalın bir
kabuk oluştururlar. Cildin derinlemesine temizlenmesinde,
gerilmesinde ve sıkıştırılmasında etkili rol oynarlar.
2.
Yosundan meydana gelen maskeler:Deniz yosununun kurutulup toz
haline getirilmesi ile hazırlanırlar. Nemlendirici , temizleyici
ve canlandırıcı özellikleri vardır.
3. Toz
halindeki maskeler:Genellikle beyaz kilden meydana
gelmektedirler. Sulandırılarak kullanılırlar. Sulandırmak için
uygun bir meyve yada sebze suyu kullanılabilir.
4. Yağlı
maskeler:Cildi besleyici ve canlandırıcı maddeleri kapsar.
5.
Jöleli maskeler:Bir fırça ile yüze sürülerek kuruması beklenir.
Yüzde şeffaf bir kabuk oluştururlar. Kuruduktan sonra maske en
alttan başlamak üzere deri soyulur gibi yüzden kalkar.
Doğal Maskeler ve Özellikleri
-Kuru Ciltler İçin Maskeler –
·
Üzüm ve Kaymak Maskesi:Bir komposto kaşığı taze üzüm suyu yine
bir komposto kaşığı kaymakla iyice ezerek karıştırılır. bütün
yüze sürülüp 20 dakika beklendikten sonra silinir.
·
Yumurta Maskesi:Bir yumurta sarısı iki şeker kaşığı zeytinyağı
yada badem yağı ile karıştırılır. Yüze sürüldükten 15dakika
sonra durulanır.
·
Çilek Maskesi:Üç tane çilek iki yemek kaşığı kaymak ile ezilir
ve bir yemek kaşığı bal ile karıştırılır. Maske yüze sürülür ve
10 dakika beklendikten sonra temizlenir.
·
Yoğurt Maskesi:Süzme yoğurt ince bir tabaka halinde yüze
sürülür. 15-20 dakika bekledikten sonra ılık su ile temizlenir.
·
Salatalık ve Gliserin Maskesi:Salatalık rendelenip bir kahve
kaşığı gliserin ile karıştırılır. Bir müddet bekledikten sonra
çalkalayıp yüze sürülür. Bu maske her cilt tipine uygundur ,
fakat cildi kuru olanlar bu maskeyi gliserin miktarını
arttırarak uygulayabilirler.
Solunumun görevi
Solunum
Sistemi Soluduğumuz hava yoluyla, her tür çevresel etkiyle
doğrudan ilişki kurmuş oluruz. Yaşamın soluğunu içimize
çektiğimizde, bu havayı tüm insanlarla, yeryüzündeki tüm
canlılarla paylaşmış oluruz. Solunum yoluyla, ağaçlarla ve
denizlerle bütünleşiriz. Bir dakika boyunca 10-15 kere soluk
alırız. Her gün binlerce balonu şişirebilecek kadar havayı
kullanmamız gerekir. Böylece beden, yaşam kaynağı oksijeni
havadan alır ve kanda oluşmuş olan karbondioksiti hava yoluyla
dışarı atar. Soluduğumuz havanın yalnızca beşte biri oksijendir.
Bedenimiz, yaşamını sürdürebilmek için bu elemente muhtaçtır,
çünkü yaşam için zorunlu kimyasal enerjiyi ancak onun sayesinde
sağlayabilir. Pek çok hücre, bir süre oksijensiz kalabilir, ama
bazı hücrelerin oksijen gereksinimi süreklidir. Örneğin, beyin
hücreleri oksijensiz kaldıkları birkaç dakika sonunda ölürler ve
bu ölümün geriye dönüşü yoktur. Solunum ve dolaşım sistemleri,
beden hücrelerinin oksijenle beslenmesinden sorumludurlar. Soluk
alıp verme ritminin düzenlenmesi ise beyinde programlanır.
Aldığımız her solukla, gerekli yaşam enerjisini içimize çekeriz.
Bu nedenle, gaz değiş tokuşunun engellenmesine yol açan solunum
problemleri, bedensel canlılığın azalmasına, metabolizma
sorunlarının artmasına ve dokuların yıkımına yol açar. Solunum
sisteminin işlevi ve oluşum biçimi, uyum ve bütünlüğün karmaşık,
ama güzel bir örneğini oluşturur. Solunum hastalıklarına karşı
önlemler Yalnızca beslenmemiz değil, solumamız da bizi
biçimlendirir. Solunum yalnızca başka organları ve sistemleri
etkilemekle kalmaz, hastalıklara da yol açabilir. Beden bir
bütün olduğuna göre, bu etkileşimin ters yönde gerçekleşmesi de
olasıdır. Akciğer tedavisinde, dolaşım sisteminin durumu da göz
önünde bulundurulmalıdır. Kalp ve dolaşım sistemi hakkında
öğrendiklerimiz, akciğerler için de önemlidir. Bu doğrultuda,
sindirim sisteminin ve özellikle dışkılama organlarının
durumuyla da ilgilenmek gerekir; çünkü akciğerler,
bağırsakların, böbreklerin ve derinin görevini, yani bedende
oluşan atıkların dışkılaşma görevini paylaşır. Bu organlardan
herhangi birinde bir problem oluştuğunda, beden, öteki organlara
daha fazla görev yükleyerek, dengeyi sağlamaya çalışır. Ama,
atıkların dışkılaşmasında akciğerlerin rolü sınırlıdır. Örneğin,
bağırsaklardaki bir tıkanıklığa akciğerler çözüm üretemez. Doku
ortamı sürekli olarak oksijenle beslendiğinde, pek çok
hastalıklı doku değişiklikleri önlenmiş olur. Kan dolaşımı
yoluyla dokulara taşınan oksijenin miktarı ise, öncelikle
solumaya bağlıdır. Değinilen konulara bakıldığında, bu sistem
için öngörülecek olan önlemlerin, öncelikle düzenli beden
hareketleri yapmak ve doğru solumak olduğu görülür. Solumak,
farkına varılmadan gerçekleşen bir işlevdir, ama doğru ve
bilinçli solunumun değeri anlatılmakla bitmez. Tüm hastalıklarda
olduğu gibi, burada da geçerli olan başlıca kural şudur: En
etkili önlem, doğru yaşam biçimidir. Beslenme, hareketlilik ve
yaşam kalitesi, akciğerlerin sağlığını büyük ölçüde
etkiler
Duyu Organı
Dışarıdan
gelen uyartıları alarak,bu uyartılara cevap veren organlara duyu
organları
adı verilir.Göz,kulak,burun,dil ve deri olmak üzere beş tane
duyu organımız vardır.
1.
GÖZ
Görme organımızdır.Dıştan içe doğru sert tabaka,damar
tabaka ve ağ tabaka olmak üzere 3 kısımda incelenir.Gözü koruyan
yapılar:
Kaşlar,göz kapakları,kirpikler,göz yaşı bezleri ve göz
kaslarıdır.
Görüntü ağ tabakadaki sarı beneğe ters olarak düşürülür.Burada
oluşturulan görsel algı,reseptör hücreler vasıtasıyla optik
sinirlere aktarılır.Beyne iletilir.Beyin görüntüyü düzeltir.
2.
KULAK
Kulak duyma ve denge sağlamamızda görevlidir.Dış kulak,orta
kulak ve iç kulak olmak üzere 3 kısımda incelenir.Dış kulak
yoluyla toplanan ses dalgaları kulak zarına çarparak, bu zarı
titreştirir.Titreşimler çekiç,örs, üzengi kemikleriyle orta
kulaktan iç kulağa iletilir. Salyangoz içindeki sıvıda dalgalar
halinde ilerleyerek korti organındaki işitme hücrelerini uyarır.
Uyartılar beyne iletilir.
3. BURUN
Koku alma organımızdır. Burun boşluğu sapan kemiği ile sağ
ve sol bölmelere ayrılır. Her bölme de üst, orta ve alt
bölmelere ayrılmıştır. Üst kısım, koku alma duyusunun geliştiği
sarı bölgedir. Bu yapının tümünde makus ve titrek tüyler yer
alır. Maddelere kokularını veren moleküller makus içinde
çözünerek sarı bölgedeki sinirleri uyarır. Uyarının beyne
iletilmesiyle koku algılanıyor.
4. DİL
Tat alma, çiğneme, yutma ve konuşmaya yardımcı organımız.
Dilin üzeri çok katlı yassı Epitel doku ile örtülü. Epitel
hücrelerinin arasında, üzerinde tat alma tomurcuklarının
bulunduğu papilla yer alıyor. Tükürükte çözünen maddeler duyu
hücrelerini uyarır. Bu uyartılar sinir hücreleriyle beyne
iletilir ve tat alma gerçekleşir. Dilin uç kısmı tatlı, arka
kısmı acıya, arka yanlar ekşidir.
KUSMA
3 Toksit Bakteriyel Besin Zehirlenmesi A.R Eley Bakteriyrel
besin zehirlenmesi bağırsağa bulaşmasıyla başlar. (bölüm 2) .
bunun sebebi besinlerde üretilen toksinlerin önceden bağırsağa
nifız etmesidir (tablo 3.1) Bu bölümde toksin üretmekten sorumlu
organizmaları örneğin staphylococcus aureus, clostridium
botulinum, bacillus cereus ve diğer bağırsağa etki eden
toksinleri mesela clostridium prefingens, B. cereus (ishal),
enterogenic Esherichia coli (ETEC), ve enterohaemorrhagic
Eschericha Coli (EHEC)(Tablo 3.2). Shigella,pleisiomonas ve
aeromonas gibi arasırada olasa besin zehirlenmesiyle birleşerek
toıksin üreten ve bölüm 4te tartışacağımız diğer bahkteriler.
3.1 STAPHYLOCOCCUS AUREUS 3.1.1 Patogenesis Besinle taşınan
toksinlerin bakteriler tarasından bağırsağa salgılanmasıuyla
Staphylococcal besin zehirlenmesi olur.Bunlar Staphylococcal
entoksin ve 8 serolojik ayrı tür(A,B,C1,C2,C3,D,E ve F)bunlarda
uzun zamandan beridir belirlenmişti.Entertoksin F toksinlerin
şok toksin sendromlarının biyokimyasını gösterir.Toksit şok
sendrom toksin1(TSST-1) aybaşı boyunca kullanılan tamponlarlaçok
sık işbirliği yaparak toksin şok sendromunu üretir. Öncül
patogenesis deneyimler bize Staphylococcal besin zehirlenmesinin
cholera toksin gibi klasik bir entertoksin olmadığını
göstermiştir.Ta ik bağırsak salgısıyla direk rol oynadığını
bilene kadar.Toksinlerin hareketleri bağırsakta etkili olmasına
rağmen stimulus kusma merkezine etki ederek beyin yoluyla vagus
nörüne ve neurotoksinlere ulaşır. Besindeki bakterinin aktif
büyümesi devam ettikçe toksin üretimi devam eder ve bu depolama
denilen olay sık devam eder.Her toksin tek başına bir
polypeptide zinciridir ki bu zincir 30 dakikanın özerindeki
kaynamalara karşı birçok proteoytik enzimleri korur.Ama yinede
bu sebzesel salgılar bazı durumlarda hayatta kalamazlar.Örneğin
eğer toksin besinin içerisinde üreyebilirse pişirilme işleminden
sonra bakteri ölse bile toksin faaliyetlerini eksiksiz
sürdürebilir.Entertoksin türlerinden en çok tellaffuz edeleni(besin
zehirlenmesinde)Staphylococcal entertoksin A(deniz) ki bu
entertoksin yaklaşık %75ini kapsar organızmada SED de besin
zehirlenmesinin 2. en önemli nedenidir.Öncül çalışmalar
entertoksin türlerindeki bir birlikteliği besinler ve
staphylococci(ör. insan derisi)ni kaynak göstermiştir.Her ne
kadar birçok bulgu bu entertoksin üretildiğine dair SEA dan daha
fazlaysa da kliniksel kanıtlar çok daha doğru orijinal
düşüncelerden.Genellikle,yaklaşık olarak %15-20si staph.
areusinsan vücuduna entertoksin olarak bulunur;bu da bize
besin-ellemenin bulaşmaktaki önemini gösterir. 3.1.2 Kliniksel
Makaleler ve Tahminler Bu tür besin zehirlenmeleri karakteristik
bulantı,kusma,karın ağrısı ve halsızlıktır çok sık olarak ishal
görülür ama az olarak görünmeyebilir.Zehirli besinin
alınmasından yaklaşık olarak 1 ile 6 saat sonra kendisini
gösterir.Ama bir çok hasta genelde 24 saat içerisinde tamamen
toparlanır. Spesifik bir terapinin olmaması ve organizmanın
yavaşlaması bize semptomların ciddi şekilde yeterli olduğunu ve
%10un üstünde vakalar dışında hastahaneye gerek olmadığını
gösterir. 3.1.3 Vaka ve epidemiology (Salgın Hastalık) Birleşik
Amerikadaki ikinci en sık rastlanan besin zehirlenmesi vakası ve
tutanaklara göre Macaristanda.İki ülkede de beslenme
alışkanlıkları aynı gibi ve tabii ki salgın oranı da
öyle.Bilinen yemeklerle ve birçok besin aracılığı ile Birleşik
Devletlerdeki hastalığın salgın olduğu öne sürülüyor.Grafikler
gösteriyor ki staph.aureus besin zehirlenmesine İngiltere ve
Japonyada çok az rastlanılıyor.Her ne kadar bu oranların
kaydedilmesi zor olsa da görüntü bu. Staph.aureus genellikle
besinlere insan tarafından taşınıyor;yani bu insan eliyle veya
çapraz contamination denilen(kaşık,bıçak,kürdan,cam,düğme)gibi
durumlarda oluyor.Özellikle inek ve sığırlarda alınan günlük
ürünlerde enfeksiyon bulaşabilir,%25 ile %50 oranında staph.aureus
insanlardan besinlere bulaştırıl
NEFES DARLIGI
Sadece efor sırasında oluşabileceği gibi ağır vakalarda
istitrat halinde bile olur.
A:solunum sistemi tümörleri
F:ağır anemiler
B:astma bronchiale
G:hipertiroad
C:bronşit
H:zehirlenmeler
D:şişmanlık ve gebelik
İ:psikolojik olaylar
ÖKSÜRÜK
1. BÖLÜM ÇOCUK SAĞLIĞI BEBEĞİN TEMEL GIDASI Anne Sütü:
Bebeğin büyüme özelliklerine ve ihtiyaçlarına en uygun gıda anne
sütüdür. Zaruri durumlar olmadıkça anne sütünden
vazgeçilmemelidir. Bu konu üzerinde peygamberimiz hadisi
şeriflerinde bebek anne sütünden mahrum edilmemeli, ondan daha
hayırlı süt yoktur buyurmuşlardır. Anne Sütünün Oluşumu:
Doğumdan sonra anne beyninde bulunan Hipofiz adlı salgı bezinden
salgılanan prolakdin adlı maddenin uyarısıyla annenin
memelerinde süt yapımı başlar. Bebeğin memeyi emmesi sırasında
beyindeki merkezden oksitosin denilen hormonun salgılanmasıyla
süt kanalları kasların kasılmasıyla kasılmasını sağlayarak sütün
dışarı akmasını sağlar. Memeden geçen her 300 mililitre kandan 1
mililitre süt oluştuğu hesaplanmıştır. Anne Sütünün İçinde Neler
bulunur: Anne sütünün içinde bebeğin ihtiyaçlarına cevap
verebilecek oranda şeker, protein, yağ, madensel tuzlar ve
vitamin bulunur. Anne sütünün faydaları sayısızdır. En belli
başlıları ise kolay sindirilmesi, ishal, kabızlık, gaz sancısı
gibi rahatsızlıklar daha az olur. Bebek hastalıklarından çocuk
felci, solunum ve bağırsak hastalıkları daha az görülür. Anne
sütünde demir, kalsiyum ve D vitamini bulunduğundan bebekte
kansızlık ve kalsiyum eksikliğiyle ilgili kemik zayıflığı
görülmez. Beynin gelişmesine lüzumlu olan yağ asidi anne sütünde
daha fazla bulunur. Bebeğin anne sütüyle beslenmesi anne ile
çocuk arasında psikolojik bir yakınlıkla manevi yönde de
gıdasını alır. ÇOCUĞUN SÜTTEN KESİLMESİ Çocuğun sütten kesilmesi
dinimizde Kuran-ı Kerimde Ahkaf ve Lokman surelerinde 30 ay ile
iki yıl arasında belirlenmiştir. bakara suresinde iki yıl olarak
hükme bağlanır. Anne ve babanın anlaşarak daha önce de sütten
kesmeleri halinde sorumlulukları yoktur. Vaktinden önce bebeğin
sütten kesilmesi çocukta uykusuzluk, heyecan, kızgınlık,
iştahsızlık ve kusma gibi durumlar meydana getirebilir, çocuğa
alıştırarak kademeli olarak sütten kesmelidir. Yolculuk, iş
çıkarma, koruyucu aşı zamanlarında sütten kesmemelidir. Sütten
kesilen çocuğun bir yıl içinde demir eksikliği olacağından ara
sıra yağsız et, yeşil sebzeler verilmeli sağlık yiyeceklerden,
pirinç; patates, meyve verilmeli, ayrıca bir yiyecek günlüğü
tutmanın faydası vardır. ÇOCUĞUN SAĞLIĞI İÇİN YETERLİ UYKU ŞART
Yeni doğan bebekler günün büyük bir kısmını uykuda geçirir. İlk
iki ay süresince 16-18 saat uyurlar. Bazan uykusu geldiği halde
huzursuzlaşır. Yemekten önce ağlarlar. Bunlar normal
sayılmalıdır, fakat bir rahatsızlığı olup olmadığı
araştırılmalıdır. Bezinin kirli olması, bir yerinin ağrıması,
üşümek veya terlemek gibi rahatsızlığı varsa ortadan
kaldırılmasıyla rahat ve normal olarak uyur. İlk aylarda gaz
sıkıntıları olacağından kucağa alıp gaz sıkıntısından
kurtarmalıdır. İyi bir uyku alışkanlığı kazandırmak için, belli
saatlerde odasının havalandırılarak kendi kendine uyumaya
alıştırılmalıdır. Çocuğun uykusunun sünnete göre tanziminde ise,
çocuklar sabah namazında uyandırılmalı kerahat vakti çıkıncaya
kadar uyku uyumalarına müsaade edilmemeli, yatsı namazına kadar
yatırılmamalıdır. Çocuğunuz uykuya dalmakta zorluk çekiyorsa
bunun sebepleri araştırılmalıdır. Çoğu zaman organik bir
hastalığın belirtisi olabilir. Yeni doğan bebekler zamanının
beşte dördünü uykuda geçirir. Uykusuzluğun başlıca sebepleri
ateş, karın ağrısı, kulak ağrısı, açlık ve öksürük olabilir.
Çoğu zaman azarlanan ve dövülen ailedeki kavgalara şahit olan
çocuklar kolaylıkla uyuyamaz, uykusuzluk çocukta sert mizaç
geliştirir. Uykusuzluğa karşı ebeveynlerin alabileceği tedbirler
ise yatmadan önce çocuğa korkulu masallar anlatmamalı, uyku
kaçıracak oyunlar oynamaması sağlanmalı, aile içi kavgalar çocuk
önünde yapılmalıdır. Yatmadan önce bir bardak süt uyumasını
sağlayabilecektir. ÇOCUKTA İŞTAHSIZLIK PROBLEMİ Çocuklarda
iştahsızlık sebebi olarak ateşli hastalıklar sarılık, nezle,
grip, sinir hastalıkları, düzensiz yemek, çocukta iştahsızlık
yapabilir. Bu durumda sevdiği ve yenmesi kolay yemeklerle
beslemeli, fazla ısrarcı olunmamalıdır.
SAÇ DÖKÜLMESİ
Deri ve Yapısı
Simge Demiral
DERİ
Dokunma duyusu organı olan deri vücudun üstünü kaplar. Doğal
deliklerin içi, sindirim ve solunum organlarının iç ve dış
yüzeyleri de mukoza denilen yalınkat bir deriyle kaplıdır
Derinin üstünde kıllar ve gözenek adı verilen çok küçük delikler
bulunur.
Derinin Yapısı
Deri üstderi ve altderi diye iki kısma ayrılır. Altderinin
altında da derialtı dokusu denilen yağlı bir tabaka yer alır. Bu
tabaka derinin kaslar ve kemikler üstünde kalmasını sağlar.
Bundan yararlanılarak hayvanların derisi kolayca yüzülebilir.
Üstderi’nin kalınlığı bir milimetrenin onda biri kadardır. Üst
kısmı cansız (boynuzsu tabaka), alt kısmı canlıdır. Üstteki ölü
hücreler aşınıp döküldükçe alttan yeri doldurulur. Malpigi
tabakası da denen canlı kısımda deriye rengini veren boya
maddeleri bulunur.
Altderi esnek ve dirençlidir. Kılcal kan damarları, sinir
uçları, kıl kökleri, ter ve yağ bezleri bu kısımda bulunur.
Kıl’ın gövdesi cansız, fakat kökü canlıdır. Kıl günde ortalama
0,2 mm kadar uzar. Kan dolaşımı arttıkça kılın büyümesi de
hızlanır. Kötü beslenme ve kötü kan dolaşımı kılların
dökülmesine yol açar. Bazı hastalıklar da kılların dökülmesine
sebep olur (kellik, saçkıran v.b.). Kılların beyazlaşması ise
kıl soğanındaki boya maddelerini akyuvarların yok etmesinden ve
mikroskopik hava kabarcıklarının kıla yerleşmesinden ileri
gelir. Her kılın dibinde bir irkilme kası vardır. Soğuk ve korku
gibi etkiler bu kasın kasılmasına ve kılın dikleşmesine sebep
olur. Kılların dibinde bulunan salkım biçimindeki bir yağ bezi
durmadan yağlı bir sıvı salgılar. Bu yağ deriyi ve kılları
yağlayarak sudan korur.
Derinin Duyarlığı
Deri dokunma organıdır. Dokunma, basınç, sıcak, soğuk ve acıyı
algılar. Altderide bulunan sinir uçlarına bağlı duyu
cisimciklerinin kimi dokunmayı, kimi basıncı, kimi sıcağı, kimi
soğuğu, kimi acıyı alır. Geniş yüzeyi ve büyük duyarlığıyla deri
vücudumuzun dış etkilerden korunmasını sağlar.
SES KISIKLIĞI
ile iletişimi sağlayan ses ve konuşma insan yaşamı için çok
önem taşıyan hususlardan biridir. Sesde değişiklik yaratan
nedenler burun ve akciğer arasındaki solunum yolları
patolojilerinde nörolojik veya psikolojik olabilir. Vokal kord
lezyonlarında ilk belirti ses kısıklığıdır
Larinks; solunum, konuşma, yutma ve öksürük gibi fonksiyonlarda
önemli rol oynayan bir organdır.
LARİNKS ANATOMİSİ
LARİNGEAL İSKELET
Laringeal iskelet bir kemik ve üçü çift, üçü de tek olmak üzere
toplam dokuz kıkırdak oluşturur.
Hyoid Kemik
Hyoid kemik 3. servikal vertebra seviyesinde bulunan, U şeklinde
ve 3. parçadan oluşan bir kemiktir.
Tiroid Kartilaj
Larinksin en büyük ve çıkıntılı kıkırdağı olan tiroid kartilaj,
Larinksin ön ve yan duvarlarının büyük kısmını oluşturur.
Cricoid Kartilaj
Larinksin alt kısmındaki tek kıkırdaklardan biridir. Tam bir
halka şeklindedir.
Epiglot
Bu kıkırdak her tarafı mukoza ile çevrili, ince lamina şeklinde
bir kıkırdaktır.
Aritenoid Kartilaj
Orta hattın iki tarafında, larinksin arka kısmında ve cricoid
kartilajın üzerindedir. Üçgen prizma şeklinde bir kıkırdaktır.
Bu prizma tepesi yukarıda, tabanı aşağıda olacak şekilde durur.
Tepesi corniculate kartilaj ile eklem yapar. Tabanının ön
köşesine processus vocalis denir ve buraya ligamentum vocale
tutunur.
Cuneiform Kartilaj
(Wrisberg Kıkırdağı)
Ariepiglottik fold içerisinde bulunurlar. Farklı büyüklükte
olabilen bu kıkırdaklar bazen bulunmazlar.
LARİNKSİN EKLEMLERİ
Larinsin kıkırdakları arasında fonksiyonel yönden önemli olan
krikotiroid ve krikoaritenoid eklemler bulunmaktadır.
Krikotiroid Eklem
Tiroid kıkırdağın inferior kornusu ile krikoidin posteromedial
parçası arasındaki küçük bir eklemdir. Eklem kapsülle
çevrilidir. Eklem kapsülü sinovyal zar ile örtülüdür. Eklem
çoğunlukla iki tarafta asimetriktir ve öne ve arkaya harekete
izin verir.
TERLEME
KONUTLARDA ENERJİ EKONOMİSİ Konutlarda enerji ekonomisinin
başlıca yolu ısı yalıtımından geçmektedir. Isı yalıtımı,
kullanılan enerjiden tasarruf sağlanması nedeniyle bir parasal
tasarruf ortaya çıkartmaktadır. Isı yalıtımıyla ortaya çıkan
diğer bir sonuç, daha az yakıt ve daha az baca gazı nedeniyle
çevre kirliliğini azaltıcı yönündeki etkisidir. Bu bölümde,
binanın; yapısını, konumunu ve kullanım amacını belirleyen
unsurları, binalarda ısı yalıtımını, bina elemanlarında yalıtım
uygulamaları, ısı yalıtımının çevre kirliliğine etkisini, su
buharı geçişi ve terlemenin kontrolünü, optimum yalıtım
kalınlığının hesabına uygulamaları, binalarda projelendirme
aşamasında alınabilecek enerji tasarrufu önlemlerini ve ekonomik
analizi işlenecektir. 1.1. Isıl Konfor İnsanların çalışma
verimlerini bulundukları ortamın sıcaklığı büyük oranda
etkilemektedir. Çalışma ortamının ısıl şartları, insanların
bedensel ve zihinsel üretim hızını etkilemektedir. Isıl konfor
ve iç hava kalitesi, bireyin bir ortamdaki ısıl şartlar içinde
kendisini rahat hissetmesi ve bu şartlardan doğan sağlık
sorunları ile karşılaşmayacağı bir ortamın özellikleridir, insan
sağlığı onun üretimini doğrudan etkileyen bir faktördür. Eğer
insan bulunduğu ortamın sıcaklığı nedeniyle hasta oluyorsa ya
işe gidemeyecek, işi tamamen aksayacak ya da işte bulunduğu
ortamda daha verimsiz çalışacaktır. Çalışma veriminin sıcaklıkla
değişimine ilişkin diyagram Şekil 3.1de verilmiştir. Benzer
çalışmalar aktif iş, yavaş iş, kış giysisi hafif giysi gibi
faktörler göz önüne i alınarak da yapılmıştır. Ortam sıcaklığı
ve konforu iş yerlerindeki iş kazalarını bile etkilediği
kaydedilmektedir (TOKSOY, M., 1995). İç hacimlerin konfor
durumunun belirlenmesinde, iç hacim hava sıcaklığı, iç bağıl
nem, iç hacim hava hızı, malzemelerin ısı depo etme yeteneği ve
iç yüzey uçaklıkları etkili olmaktadır, iç yüzey sıcaklığı
konfor ortamının belirlenmesinde bir faktör olmaktadır, iç yüzey
sıcaklıklarının konfor sıcaklıklarında olması yakıt tüketimini
de azaltacaktır, iç yüzey sıcaklıklarının düşük olması hava
akımlarını artıracağından, iç ortam sıcaklığı normal düzeyde
olsa bile konforsuzluk ortaya çıkartacaktır. İç yüzey sıcaklığı
aşağıda verilen ifadeden hesaplanabilmektedir: Şekil 1.1.
Sıcaklığın Çalışma Verimine Etkisi (TOKSOY, M., 1995) (3.1)
Denklem (3.1)deki sembollerin anlamları aşağıdaki gibidir: Tiy
İç iç içayüzey sıcaklığı, Tiç iç ortam sıcaklığı, Tdış Dış ortam
sıcaklığı, IsıLdış Dış ortamın ısı taşınım katsayısı, aortamın
ısı taşınım katsayısı, geçirgenlik direnci. Isı geçirgenlik
direnci 1/A olup, Denklem (2.2)de aşağıdaki gibi verilmiştir:
Denklem (3.1) ve (2.2)den görüldüğü gibi iç yüzey sıcaklığı iç
ve dış ortam hava sıcaklıklarına, iç ve dış yüzeyin ısı taşınım
katsayılarına ve yapı malzemesinin ısı geçirgenlik direncine
bağlı olmaktadır. İç yüzey sıcaklığının ortam sıcaklığına 2-3°C
gibi yakın sıcaklık farklarında olmasının konfor hissi yarattığı
belirtilmektedir. Çeşitli konfor durumları için iç ortam
sıcaklığı ile iç yüzey sıcaklığı arasındaki ilişki Çizelge 3.1de
görülmektedir. Çizelge 1. Çeşitli Konfor Durumları İçin İç Ortam
ile İç Yüzey Sıcaklıkları Arasındaki Fark (PEHLEVAN, A., 1993)
Ti - tiy °C Konfor Durumu 2 Çok konforlu 3 Konforlu 4 Az
konforlu 6 Konforsuz 8.5 Soğuk 8.5 Çok soğuk İç yüzey
sıcaklığının konfor şartlarında kalması için, Denklem (3.1),
(2.2) ve, Çizelge (3.1) göz önüne alınarak dış duvar malzemesi
ve kalınlığı tespit edilebilir. Konfor sıcaklığının sağlayacak
ısı geçirgenlik direnci değerleri verilmiş duvar kullanıldığında
konforlu bir ısınmanın yanı sıra yoğuşmaya da engel
olunabilmektedir. Konfor ortamını sağlamada, odanın sıcaklık,
nem ve hava hızı için aşağıdaki değerler verilmektedir: sıcaklık
: 18-22°C nem : 35-70 % hava hızı : 25 m/sn Konforsuzluğa neden
olacak hava hızları pencere ve kapıların yeterince sızdırmaz
olmamasının yanışına, iç yüzey ve ortam sıcaklığı arasındaki
farkta olabilir.
VİTAMİNLER
Vitamin A (beta-Karoten): deri,gözler ve
kemikler için gereklidir. Antioksidandır . akciğer, mide,yemek
borusu, gırtlak ve idrar kesesinde oluşabilecek tümörleri
başlangıç aşamasında önler.
Vitamin B1 (Tiamin): sıcak, ışık, ve
etkilenip zarar görür. Pişirilerek alındığında kayba uğrar. Doku
oluşumu destekler. Glikozun yanmasının etkisinden dolayı enerji
verir.
Eksikliğinde dişeti hastalıklarına, diş
çürümelerine, yorgunluk, depresyon, kabızlık, ve beriberi
hastalığına sebep olur. Çocukların büyüme ve gelişmeleri için ok
gereklidir.
Vitamin B2(riboflovin): ışık ve ısıdan etkilenip zarar görür. Vitamin B6 işle
birlikte kan hücrelerine etki ederler. Eksikliğinde deri
hastalıklarına, göz hastalıklarına sinirsel bozukluklarına ,
büyüme bozukluklarına sebep olur.
Vitamin B3 (Niacin): metabolizmaya
enerji sağlar ve metabolizmayı ayarlar. Derinin , kasların ve
sinirlerin yenilenmesini destekler. Eksikliği çocukların
büyümesine önler ve Pellegra hastalığına sebep olur.
İlk çalışmalarına 1952 yılında başlayan Dr
Abram Hoffer M.D.,PH,D. Niacinin yüksek dozlarına uygulayarak
bir çok şizofreni hastasını iyileştirebilmiştir.
Vitamin B6 (pyridoksin): ısı ve ışıktan
etkilenir. B2 Vitamini ile birlikte çok önemli metabolizma
işlevlerinde etkili olur. Sinir bozukluklarına (örneğin) vatan
hasreti hastalıklarına ), kansızlığa, deri ve göz hastalıklarına
iyi gelir.
Vitamin B12(cobalamin): ışık hava ve
ısıdan etkilenir. Genel olarak ette bulunan bu vitamin çok az
bitkide bulunur. Sinir hücrelerinin işlevi ve metabolizma için
çok gerekli bir vitamindir. Kan hücrelerinin oluşmasını
destekler. Eksikliği bir çok sinirsel rahatsızlığa ve kansızlığa
sebep olur.
Vitamin C (Askorbikasit): ışık, ısı ve
havada bozulur. A ve E vitaminleri ile birlikte çok güçlü bir
antioksidan etkiye sahip olduğundan savunma sistemini
kuvvetlendirir ve enfeksiyonlara karşı koyar. Dişler ve kemikler
için çok gereklidir. Damar yapısında, zedelenme ve
yaralanmalarda çok önemli rol oynar. Kanser yapısında etkisi
olan Nitrosaminleri durdurarak kanseri engeller. Tüm vücudumuz
için çok gerekli olan bu vitamini vücudumuz kendisi (hayvanlar
kendileri üretebilirler) üretemediğinden mutlaka dışardan almak
zorundayız. Eksikliğinde iskorbik hastalığı oluşur.
Vitamin E (Ttocopherol): A ve E
vitaminleri ile birlikte hücreleri serbest radikallerden
koruyan önemli bir antioksidandır. C vitamini ve karotenoidler,
E vitamini ile birlikte yeteri kadar bulunurlarsa hücreleri
hasar görmekten korurlar. Böylece büyük bir olasılıkla kanser
oluşumuna da karşı koyalar. Eksikliği konsantrasyon gücünü
kasları ve savunma sistemini zayıflatır. Böylece enfeksiyonlar,
kanser gibi hastalıklar , romatizma , diyabet, damar sertliği ve
inmeler oluşabilir. Kalp hastaları savunma sistemi zayıf
olanların (en fazla 100 mg kadar yüksek dozlarda) kullanmaları
faydalıdır.
Karotenoid: Serbest radikalleri
etkisizleştiren önemli bir antioksidandır.
Karoten : A vitamini olarak da
adlandırılan güçlü bir antioksidandır.
Beta-Karoten: vitamin A oluşumundan bir
önceki basamakta yer alır. Vücudu korur. Hastalıkların
iyileşmesini hızlandırır. Gözleri kuvvetlendirir.
Cholin : B kompleksi vitaminlerdir.
Sinir sistemi ve beyin fonksiyonu için önemlidir. Bu yüzden
Alzheimer hastalığına olumlu etkisi vardır. Karaciğer
toksinlerden temizler. Sakinleştirici ve kolestrolu kontrol
edici bir etkiye sahiptir.
B3, B5,, B6 ve B12 vitaminleri bazı
minerallerle koordinasyon içinde çalışarak beyin fonksiyonlarına
çok olumlu etki ederler.
MİNERALLER
Kalsiyum: kemiklerin ve dişlerin büyümeleri ve sağlam olmaları için
gereklidir.
Krom : kan şekerini dengeler. Glikoz oluşum ve dönüşümüne
yardımcı olur.
Bakır: Kanın oluşmasına yardımcı olur.
Demir : Vücudun enfeksiyonlara direncini arttırır. Kırmızı kan
hücrelerine oksijen taşır.
Magnezyum : Kemik yapımında rol oynar. Histadin adlı amino asidin,
histamini şekerlenmesini önler. Histamin şiddetli kaşıntı gibi
alerjik reaksiyonlara sebep olur. Ancak histaminin
şekerlenmesine engel olan kaşıntı durdurucu anti alerjik bir rol
oynar.
Mangan : Kasları ve sinir sistemini besler eksikliği kansızlığa,
ostropoza, cinsel organlarda işlevler bozukluklara ve büyüme
bozukluklarına sebep olur.
Fosfor: Diş ve kemik büyümesinde etkilidir. Enerji
metabolizmasında da rol oynar.
Potasyum : Hücre içerine madde giriş çıkışlarında ve hücre
metabolizmasında rol oynar. Kaslara enerji sağlar.
Selenyum :Antioksidan enzimlerle birlikte olur ve onlar tarafından
kullanılır.
Sodyum : Potasyumla birlikte vücut sıvılarını dengede tutar.
Aminoasitlerin ve glikozu hücrelere taşır
Çinko : Savunma sistemini kuvvetlendirir. Büyümeye yardımcı olur.
Kaliyum : Sinir sisteminin işlevselliği ve asit dengelenmesi için
önemlidir.Natrium ve Chlorid ile birlikte vücudun su
depolayışını dengelerler. Eksikliği kas zayıflıklarına yada
felçlere neden olurlar.
Klor : Mide asidinin oluşumunda etkilidir. Eksikliği kramplara,düşünce
tembelliğine ve iştahsızlığa neden olur.
Natriyum : Kan basıncının düşmesini engeller. Yemek tuzu şeklindeki
çok fazla alımı tansiyon yüksekliğine sebep olur.
Kaliyum sorbat: Bir çok enzimin işlevselliği için önemli ve gereklidir.
Sinir ve kas hücrelerinin işlevler,ini düzenler.
ENZİMLER
Sindirim
enzimleri vücut için gerekli olan kimyasal redikasyonların
oluşmasına yardımcı olurlar. Gıdalarımız içinde yer alan
proteinlerin aminoasitlere dönüştürülmesine ve daha sonra bu
animoasitlerin vücut proteinine dönüştürülmesinde en büyük rolü
sindirim enzimleri oynarlar.
Amylase : yağları ve şekerleri parçalayarak sindirime yardımcı olur.
Bradykininase : ağrı giderici ve iltihap giderici (antiinflammatör) etkiye
sahiptir. Savunma sistemini uyarıcıdır.
Catalase : dokularda su toplanmasına engeller.
Cellulase: Selulozun sindirim,ine yardımcı olur.
Creatine phosphokinase : kaslarda enerji toplanması ile ilgilidir.
Lipase : Yağ parçalayıcı olarak sindirimde rol oynar.
Proteolytiase: Gıda parçalanmasına yardımcı olur.
Ve diğerleri Oxidase, Alimase, sgot, Transaminase, Lactic
dehydrogenase, Nudeotidase. Spot Transaminase, spgt Transaminase.
MONO ve POLYSAKKARİDLER
Acemannan
savunma sistemini harekete geçirmekte önemli bir rol oynar. O ,
tümör ve bakteri öldürücü beyaz kan hücrelerini uyarır ve bu
hücrelerin çoğalmasını sağlar. Bu şekerler dışarıdan
kullanıldıklarında cildin nemlendirilmesinde başlıca rol oynar.
Mucopolysakkarinler normalinde 10 yaşımıza kadar vücudumuzda
üretilirlerse de, 10 yaşından sonra vücut dışı kaynaklardan
alınmaları savunma sistemimiz için gereklidir.
LİGNİN ve SAPONİNLER
Lignin : California’dan Elizabeth Burdick’e (biyokimyager) göre
bitki tıpkı bir taşıyıcı kamyon gibi de görmemiz gerekiyor.
Çünkü cilt sağlığı için gerekli olan suyu, aminoasitleri,
vitaminleri. Minareleri ve enzimleri kamyona yükleyip cildin en
alt tabakalarına taşır. İşte cildimizin sağlığına ulaşabilmesi
için önemli olan bu taşıma, cildin derinliklerine hızla nüfus
edebilme özelliklerinde bulunan Lignin maddesi sayesinde
gerçekleşmektedir.
Sponin :
temizleyici,antiseptik ve anti mikrobik özelliklere sahiptir.
ANTRAGİNONLAR
Antraginonlar
ağrı dindirici ve müshil etkisine sahip özelliklerdedirler.
Antimikrobik
özelliklere sahip olan antraginonlar sindirim sisteminin
çalışmasına da yardımcı olurlar.
Aloin ve
Emodin:
Acı kesici ve ağrı dindirici- ayrıca antibakteriyel ve antiviral
özellikler.
Barbolin
ve İsobarbolin:
Antibiyotik özellikleri ve ağrı kesici etki.
Anthranol,
Anthracen ve Aloetic asit:
Hiçbir toksin
etkisi olmaksızın antibiyotik etkisi.
Aloe
Emodin:
Müshil etkisi.
Cinnamic
asit:
Anestezik etki- ölü dokunun çözülmesine yardımcı.
Chrysophanic asit:
Mantar öldürücü etki.
Ethereal
yağ:
Teskin edici ve ağrı kesici.
Tesistannol:
Bakteri öldürücü.
YAĞ ASİTLERİ
Yağ asitleri,
gıdasal yağların yapı taşlarını oluştururlar. Kimyasal
yapılarına göre vücutta çok değişik etkilere sahiptirler.
Örneğin kolesterol düzeyine etki ederler.
Enerji taşıma
görevlerinin dışında yağda çözünebilen (A-D-E-K) vitaminlerini
vücuda yararlı hale getirirler.
Kollestrol:
Önemli bir anti-inflamatör
Campesterol:
Önemli bir
anti-inflamatör
Beta-Sitosterıl:
Önemli bir anti-inflamatör
SALİSİK
ASİT
Salisik asit
aspirinin sahip olduğu özelliklere benzer özerliklerdedir. Anti-inflamatör
ve anti-bakteriyel özelliklerdedir.
AMİNO
ASİTLER
Amino asitler
tüm vücut işlevselliği için ciddi öneme sahiptirler. Onlar
beyinin de işlevselliğini etkilediklerinden depresyon
tedavisinde de kullanırlar.
Vücudumuz
için gerekli olmasına rağmen vücudun kendi üretemediği 8 farklı
amino asit vardır. İşte bu 8 amino asitin de 7 si bazı
bitkilerde bulunmaktadır. Önce bu 7 amino asiti ele alalım.
Lysin:
vitamin C ile birlikte oluşturdukları biyokimyasal L-Carnitin
sayesinde kas dokusunun çok daha iyi oksijen almasını sağlar.
Böylece kasların yorulmasını geciktirir. Büyümeye yardımcı olur.
Hormon ve enzimlerin üretilmesini destekler. İktidarsızlık
problemlerinin çözülmesine yardımcı olur. Konsantrasyon gücünü
arttırır. Eksikliği protein sentezini yavaşlatarak kas ve
dokulara zarar verir.
Methinoin
Valin:
karaciğerde hiç işleme uğramadan kaslar tarafından alınır.
Beynin işlevi için gerekli olan (trytoghan, phenylalin ve
tyrosin) gibi maddelerin alımında rol oynar.
Threonin:
karaciğerin yağ yapmasını engeller. Özellikle vejetaryenler de
çok az bulunduğundan ek gıda maddeleri alınması gereklidir.
Leucin:
Enerji kaynağı olarak kullanılır. Deri ve kemiklerin
sağlıklarına kavuşmalarında etkilidir.
İsoleucin:
Kaslar için enerji kaynağıdır. Hemoglobinin oluşumunda rol
oynar.
Phenylalanin:
Açlık hissi azaltır. Cinsel isteği arttırır. Depresyonu azaltır
ve beyin işlevlerini daha iyileştirir.
SOLUNUM SİSTEMİ
HASTALIKLARI
Solunum olayı dört aşamada gerçekleşir:
1-Atmosfer ile (solunum sisteminde havanın
ulaşabildiği en son nokta) arasında havanın içe ve dışa akımı,
2-Kan arasında oksijen ve karbondioksit nakli,
3-kanda ve doku sıvılardaki oksijen ve
karbondioksitin hücreler içine ve dışına taşınması,
4-Tüm bu işlemler ve solunumun diğer
basamaklarının regülasyonu,
Akciğer genişlemesi ve daralmasında iki etken vardır;
1-Diyafram kasının kasılması ve gevşemesi ile
göğüs kafesi hacminin arttırması ve azaltması,
2-Kaburgaların yükselmesi ve alçalmasıyla göğüs
ön-arka çapının azalması ve çoğalması,
Sağlıklı erişkin bir erkek bir dakikada yaklaşık on
iki defa nefes alır ve her defasında yaklaşık 500 cc hava
solunum sistemine girer.Akciğerlerde kanın oksijenle teması
aralıksız olarak sürer.Nefes verilen dönemde bile akciğerlerde
bir miktar hava kalır ve bu hava ile oksijenasyon işlemi
sürdürürlür.
Solunum sistemi hastalıklarının birçoğunda dolaşım
sistemi de bazı patolojiler gösterebilir.Bu yüzden bu tür
hastalıklara yaklaşırken kardiyovasküler sorun bulunup
bulunmadığının sorgulamasında büyük yarar bulunmaktadır.
|
HASTALIK |
TANIMLAMA |
|
AKAPNİ |
Kanda karbondioksit bulunmaması durumudur.Bazen
hipokapni olarak da adlandırılır. |
|
ALLERJİ |
Bir antijen ya da allerjen tarafından
tetiklenen ve vücudun savunma sistemi tarafından
geliştirilen bir reaksiyon. Normalde vücuda zarar verme
ihtimali olan yabancı maddelere karşı otomatik olarak oluşan
bir olaydır.Fakat bazı durumlarda çok ileri boyutlarda
reaksiyon gelişebilir ve vücut için riskli tablolar ile
karşımıza çıkabilir.Basit cilt döküntülerinden , nefes
borusunun aniden tıkanmasına kadar çok farklı tablolar
geliştirebilir. |
|
ASTMA BROCHIALE |
Duyarlığı artmış hava yollarının herhangi bir
etken ile geçici olarak yaygın daralmasıdır.Nöbetler halinde
nefes darlığı atakları olur.alerjik olabileceği gibi ,
yıllar önce geçirilmiş bir akciğer enfeksiyonuna bağlı
olarak da gelişebilir. |
|
BRONŞİT |
Akciğer bronşlarında viral ya da bakteriyel
enfeksiyon sonucu gelişir.öksürük temel bulgudur. |
|
KOAH |
Bir yıl içinde en az üç ay süre ile ve
birbirini izleyen iki veya daha fazla yıl devam eden kronik
bronşit , aşırı yapımının sebep olduğu öksürük ve balgam
çıkartmak ile karakterizedir. |
|
PNOMONİ |
Enfeksiyonlar , kimyasal ajanlar , alerji gibi
sebepler oluşur.Aniden başlayan titreme , üşüme ve yüksek
ateş vardır.Bulantı , kusma , halsizlik , iştahsızlık
görülebilir. |
|
PULMONER EMBOLİ |
Ani nefes darlığı ile baslar. Göğüs ağrısı, kan
tükürme olabilir.Akciğerlere giden ana damarın pıhtı ya da
başka bir nedenden dolayı aniden tıkanması söz konusudur. |
|
TÜBERKÜLOZ |
Mikobakteriyum Tüberkülozis adı verilen
mikroorganizma tarafından oluşturulur. Buluşma solunum,
sindirim ya da direkt yolla temas sonucu olur. Öksürük, gece
terlemesi, orta derecede balgam, iştahsızlık, anemi
görülebilir. |
|
VEREM |
Tüberküloz |
Solunum sistemi hastalıklarında Aloe Vera’nın ve diğer
doğal ürünlerin kullanımında her zaman akılda bulundurulması
gereken belli başlı hususlar şunlardır;
1-Bu tür hastalıkların hemen hemen tamamı hücre
yıkımı ya da hücrenin normal histolojik yapısında bozulma ile
seyretmektedir. Bu yüzden tüm solunum sistemi hastalıklarında
elma ya da böğürtlen gibi meyvalar ile desteklenmiş formunun
kullanımının arttırılmasının faydalı olabileceği
düşünülmektedir.
2-Solunum sistemi hastalıklarının çok büyük bir
bölümü enfeksiyonlarla birlikte seyretmektedir.İnsan solunum
sistemi , mikropların organizmaya girmesi için açık bir kapı
pozisyonundadır.Bununla birlikte akciğerlerimizi oluşturan doku
, çok hassas olup , bu tür enfeksiyonlardan çok çabuk
etkilenebilmektedir.Bademcikler ise , bir tür baraj gibi ,
mikropların aşağı solunum yollarına inmesini engelleyen bariyer
görevini üstlenmişlerdir. Böyle bir anatomik yapılanmada,
enfeksiyonla seyreden solunum yolları hastalıklarında doğal
antibiyotiklerin kullanımı etkili olabilmektedir. Bu kapsamda
sarımsak ya da arı propolisi en önemli maddeler olma özelliğini
göstermektedirler.
3-Solunum yollarının en önemli enfeksiyöz
hastalıklarından birisi de Tüberkülozdur.Halk arasında “verem”
ya da “ince hastalık” olarak tanınan Tüberküloz , yüzyıllar boyu
toplum sağlığını tehdit eden çok önemli bir hastalık olma
özelliğini göstermiştir.
4-Solunum yollarının bir diğer önemli hastalık
grubunu da alerjik hastalıklar oluşturmaktadır.Alerjiye neden
olan ve organizma tarafından salgılanan “histamin”adındaki madde
üzerinde etkisinin bulunduğu bilim çevrelerince
bilinmektedir.Buna ek olarak arı poleninin kullanımı ile e bu
tür alerjik hastalıklarda olumlu sonuçlar elde edilebilmektedir.
5-Solunum sistemi “serbest radikal” olarak
bilinen ve insan vücuduna dış ortamdan giren ve zarar veren
maddelerden de fazlasıyla etkilenmektedir.Serbest radikallerle
mücadele en önemli maddelerin başında da C vitamini
gelmektedir.Bu tür şikayeti bulunan ya da risk altındaki
kişilere C vitamini takviyesi ileri dönemlerde ortaya
çıkma ihtimali bulunan hastalıklara karşı korunmak anlamında
etkili olabilir.
6-Tümörel oluşumunlarda ise , mümkün olduğu kadar
yüksek konsantrasyonda , istenen sonucun elde edilmesi için
etkili olabilecektir.
ÜRÜNER SİSTEM HASTALIKLARI
Böbrekler iki büyük görev yaparlar;
1-Vücutta metabolizma sonucu oluşan son ürünlerin
atılmasını sağlarlar.
2-Vücut sıvılarının dengesini ve yoğunluklarını
kontrol ederler.
Her iki böbrekte yaklaşık 2.400.000 nefron adı verilen ve
her biri kendi başına idarar üretebilme yeteneğine sahip
fonksiyonel birim bulunmaktadır. Nefron , esas itibariyle
sıvının süzüldüğü bir glomerül ve uzun bir tüpten oluşur.Kanın
glomerüllerden süzülmesini takiben açığa çıkan sıvı bu tüplerden
geçerek idrar haline dönüşür.Daha sonra üreterler aracılığıyla
mesanede biriken bu idrar uretra kanalıyla vücuttan atılır.70
kg’lık bir kimsede iki böbrekten geçen kan miktarı yaklaşık 1200
ml/dakikadır.Belli başlı üriner sistem hastalıkları ve bu
hastalıkların karakteristik tanımlamaları şu şekildedir;
|
HASTALIK |
TANIMLAMA |
|
ASETONÜRİ |
İdrarda aseton düzeyinin normalden fazla olması
hali.Yağ oksidasyonunun tamamlanamaması sonucu görülür. |
|
BÖBREK TAŞLARI(ürolitiasis) |
Yerleşim yerine ve taşın kimyasal
özelliklerine göre farklı gruplara ayrılırlar.Eğer taş
belirli bir bölgede sabit duruyorsa ve hiç oynamıyorsa ,
sessiz kalır ve sancı yapmaz.Hareketli , küçük taşlar en
fazla sancıya sebep olanlardır.Beslenme alışkanlıkları ve
genetik faktörler söz konusudur. |
|
BÖBREK YETMEZLİĞİ |
Az ya da hiç idrar çıkartamama
hastalığıdır.Kanama,ishal,kusma,yanık ve aşırı terleme gibi
durumlarda böbreğe gelen kan miktarındaki azalmaya bağlı
olarak gelişir.Böbreklerin yetersiz kalması ile kanda
biriken zararlı maddelerin temizlenmesi için bu tip hastalar
periyodik olarak diyaliz makinasına bağlanırlar. |
|
DİYABETİK GLOMERÜLOSKLEROZ |
Şeker hastalığının ilerlemesi ile oluşur.Şeker
hastalığına bağlı ölümlerin yarısının sebebi bu
hastalıktır.Sıklıkla hipertansiyon ile birlikte gelişir. |
|
FANCONI HASTALIĞI |
Genetik geçişi olan ve böbrek fonksiyonlarında
bozulma ile ilerleyen bir hastalıktır. |
|
GLOMERÜLONEFRİT |
Her iki böbreğin glomerül denilen bölgelerini
tutan kalıtsal olma ihtimali bulunan bir hastalıktır.kronik
böbrek yetmezliğinin en sık rastlanan sebebidir. |
|
GOODPASTURE HASTALIĞI |
Hızla ilerleyen nefrit belirtileri ile beraber
balgamdan kan gelmesi de vardır.Hastalık özellikle genç
erkeklerde görülür.bağışıklık sistemini ilgilendiren bir
hastalık olduğu düşülmektedir. |
|
LUPUS NEFRİTİ |
Sebebi tam olarak bilinmeyen bir bağışıklık
sistemi hastalığıdır.Akciğer zarı kalp zarı,karın zarı ve
derinin tutulumu söz konusudur. |
|
PROSTAT ADENOMU |
Erkeklerde 60 yaşından sonra %50 görülür.İyi
huylu bir tümör vardır.İdrar akımının azalması , sık idrara
çıkma , gece idrar yapma ihtiyacı , idrar yapma zamanının
uzaması gözlenir. |
|
ÜROLİTİASİS |
Böbrek Taşları. |
KALP DAMAR SİSTEMİ HASTALIKLARI
Hücreler canlılıklarını sürdürebilmek için çevreleri
ile sürekli madde alış-verişi yapmak zorundadırlar.Bu alış-veriş
genellikle diffüzyon işlemi ile gerçekleşir.Diffüzyon , madde
taneciklerinin yüksek yoğunlukta bulundukları bir bölgeden düşük
yoğunlukta olduklara bölgelere doğru yayılması
demektir.Memelilerde, kan akımı ile oksijen (O2)ve besleyici
maddeden zengin fakat karbondioksit(CO2)ve metabolizma artıkları
yönünde n fakir kan , hücrelerin yakınına gelir ve diffüzyon
olayı gerçekleşir.
Dolaşım sistemi kalp ve onunla kapalı bir devre
yapan damarlardan kurulmuştur.kalp,sistemin pompasıdır.Damarlar
ise pompanın attığı sıvının borularıdır.Kalpten çıkan kan
,arterler vasıtasıyla tüm vücuda dağılır.İlerlediği her bölgede
çapı daha küçük olan damarlara transfer edilirler.sonunda
arteriol denilen ve arter sisteminin en dar bölümünü oluşturan
bölgelere gelirler.Buradan venüller aracılığıyla venöz sisteme
geçerler ve gitgide genişleyen ven damarları ile kalbe geri
dönerler.
Bu dolaşım sırasında akciğerde vücudun hayatiyeti
için gerekli oksijeni alan kan , anteriollerden venüllere geçme
aşamasında taşıdıkları oksijeni hücrelere verip , karbondioksiti
hücrelerden alarak akciğere geri dönerler.
Yine aynı dolaşım sonucu , ince barsaklardan gerekli
besin maddelerini alarak hücrelere götürülür ve artık maddeler
karaciğer ve böbrekler aracılığıyla vücuttan uzaklaştırılırlar.
Kalpte ise dört bölüm bulunmaktadır.Bunlar,kanı
akciğerler ile vücuda dağıtmak üzere bir düzen içerisinde
çalışırlar,bu bölümlerin her birisi bir kapakçık aracılığı ile
kanın iletilmesini sağlarlar.Kalbin kendisinin kan ihtiyacı ise
koroner damar adı verilen ve kalbi çepeçevre saran bir ağ ile
sağlanır.
En sık karşılaşılan kalp damar hastalıkları ve bu
hastalıkların temel bulguları şunlardır;
|
HASTALIK |
TANIMLAMA |
|
ADAMS STOKES HASTALIĞI |
Nabızın çok yavaşlaması ve zayıflaması , baş
dönmesi , bayılma ve yüzeyel solunum ile kedisini belli eden
bir hastalıktır. |
|
AKUT PERİKARDİT |
Kalbi çevreleyen zarda intihaplanma vardır.Öne
doğru eğilmekle azalan şiddetle ağrı , ateş ve çarpıntı
vardır.Nabız hızlı ve düzensizdir. |
|
AKUT ROMATİZMAL ATEŞ |
Nedeni kesin olarak bilinmeyen , subakut veya
kronik seyirli sistemik bir hastalıktır.Kalp kapakçıklarında
bozukluklara neden olabilir.A grubu beta emolitik streptokok
denilen mikrobun neden olduğu bademcik enfeksiyonu , orta
kulak iltihabı vs. sonrasında gelişir. |
|
AORT ANEVRİZMASI |
Aort üzerinde kireçlenmenin yoğun olduğu
bölgelerde görülür.Aort duvarının sağlamlığını ve
esnekliğini kaybetmesi,zayıflaması,incelmesi ve
gelişmesi,ileri aşamalarda ise bu bölümün balon gibi şişmesi
ile karakterizedir. |
|
AORT DİSSEKSİYONU |
Aortun duvar yapısının bozularak,içinde
akmakta olan kanın Aort katmanları arasında zızmazı ve
burada ilerliyerek kendisine gitgide büyüyen bir kese
oluşturması durumudur. |
|
AORT KOARKTASYONU |
Aortada bir darlık sonucu vücüdün üst yarısında
tansiyon yüksekliği ile seyreden,cocukluk ve genç erişkilik
döneminde genellikle tanık olan bir hastalıktır. |
|
ARTERIOSKLEROZ |
Atardamarlarda lümen daralması , duvar
kalınlaşması ve elastisite kaybının meydana getirdiği bir
hastalıktır. |
|
ATRİAL SEPTAL DEFEKT(ASD) |
Kalbin kulakçıkları arasındaki bölmede açıklık
vardır.Kan sol kulakçıktan sağ kulakçığa geçmektedir.Nefes
darlığı , yorgunluk ,sık solunum enfeksiyonu olur. |
|
BUERGER HASTALIĞI |
Damarların içine hava girmesi durumu.Bu hava
kan akımı ile sürüklenerek akciğer , beyin gibi hayati
organlara gelirse ani ölüm , felç gibi tablolarla karşımıza
çıkar |
|
CAISSON HASTALIĞI |
Damarların içine hava girmesi durumu.Bu hava
kan akımı ile sürüklenerek akciğer , beyin gibi hayati
organlara gelirse ani ölüm , felç gibi tablolarla karşımıza
çıkar |
|
CROCQ HASTALIĞI |
Ellerde ve nadiren ayaklarda solukluk hissi ,
mavi renk ve terleme ile karakterli bir dolaşım sistemi
hastalığıdır. |
|
FALLOT TETRALOJİSİ |
Birbirine bağlı dört farklı anatomik bozukluk
vardır.Bu hastalıkla doğan bebeklerin çoğu mavi
renktedir.Diğerlerinde ise 1 yaşından önce morarmalar
görülür. |
|
HİPERTANSİYON |
Büyük tansiyonun 160 mmHg veya üzerinde
ve/veya küçük tansiyonun 95 mmHg veya üzerinde olduğu
durumlardır.böbrek hastalıkları , hormonal bozukluklar ,
enzim düzensizlikleri nürolojik hastalıklar veya bazı
ilaçların kullanımı sonucu gelişebileceği gibi vakaların %95
kadarında sebebi anlaşılamamaktadır. |
|
KALP KRİZİ |
Bkz. Miyokard enfarktüsü |
|
KALP YETMEZLİĞİ |
Kalbin yeterli miktarda kanı pompalayamaması
ve kanın yetersizlikten sorumlu bölümün gerisinde
gölgelenmesi sonucu ortaya çıkar.Nefes
darlığı,yorgunluk,kuvvetsizlik,bellek bozuklukları,baş
ağrısı ve kötü rüyalar vardır. |
|
MI |
Bkz. Miyokard Enfarktüsü |
|
MİYOKARD ENFARKTÜSÜ |
Kalp kasının kanlamasını sağlayan koroner
damarlardaki tıkanıklara bağlı olarak kan akımının yetersiz
kalması sonucu oluşur.Kan akışının tamamen durmasından
sonraki ilk 6 saatte hücreler ölmeye başlar.24 saat
içerisinde ise kalıcı değişiklikler oluşur. |
|
PATENT DUKTUS ARTERİOSUS(PDA) |
Doğum öncesi dönemde fonksiyonel olan ,
doğumdan sonraki dönemde ise kapanan bir damar yapısının
doğum sonrası da açık kalması söz konusudur.Çabuk yorulma ve
nefes darlığı vardır. |
|
PERİARTERİTİS NODOSA |
Atardamar hastalığıdır.Daha çok orta yaş
erkeklerde görülür.Küçük ve orta boy arterlerde nodül
tarzında şişmeler vardır.Ateş ,
solukluk,yorgunluk,iştahsızlıkla başlar. |
|
RAYNAUD HASTALIĞI |
Atardamarlarda ve damarcıklarda kasılma sonucu
doku beslenmesinin bozulması ile karakterli ,sebebi
bilinmeyen bir hastalıktır.Genellikle soğuk havalarda ve
stress altında olan kişilerde görülür. |
|
TAŞİKARDİ |
Kalp atım sayısının dakikada 100’den fazla
olmasıdır.Kansızlık ,egzersiz,ateş,stress,tiroit bezinin
fazla çalışması ve birçok kalp hastalığına bağlı olarak
gelişebilir.Ateş en sık rastlanan sebeplerden birisidir.39
derecenin üzerinde her bir derecede ateş nabız sayısını
dk’da ortalama 20 kadar artırır. |
|
VARİS |
Vücutta toplardamarların kanı kalbe döndürecek
vasıflarını kaybetmiş olması halidir.Özellikle bacaklarda
görülür.Kan yerçekiminin etkisi ile bacaklardan kalbe
dönerken zorlanma olur.Ayaklarda ağırlık hissi,yorgunluk ile
ortaya çıkar.Bacaklar gövdeden daha yukarıda
tutulursa,hastanın şikayetleri geçer. |
|
VENTRİKÜLER SEPTAL DEFEKT(VSD) |
Kalbin karacıkları arasındaki bölmede açıklık
vardır.Kan sol kulakçıktan sağ kulakçığa geçmektedir.Nefes
darlığı ve çabuk yorulma vardır. |
|
WOLF PARKİNSON WHİTE(WPW) |
Kalbin elektrik ileti sisteminde meydana gelen
aksama sonucu oluşur. |
KALP DAMAR SİSTEMİ HASTALIKLARI
Kalp damar sistemi hastalıklarında ve diğer doğal ürünlerin
kullanımında her zaman akılda bulundurulması gereken belli başlı
hususlar şunlardır;
1-Dolaşım sisteminin bir pompa görevi gören kalp ve
uçlara erişimi sağlayan damarlardan oluşmuş kapalı bir sistem
olduğu göz önüne alınırsa, bu fonksiyonların zayıflaması ve
durmasının hayati önem taşıdığı daha kolay anlaşılabilir.Bu
nedenle kalp ve dolaşım sistemi hastalıklarının kısa süreli bile
olsa bu fonksiyonu bozmaması temel hedef olmalıdır.
2-Damarlarda tıkanıklıklara neden olan en önemli
risk damar içinde oluşan yağlanma sonucu oluşan plakların zaman
içinde büyümesi ve damar lümenini daraltması , sonuçta tamamen
kapanmasına neden olmasıdır.Bu durumun oluşmasında en önemli
faktör ise , kişinin kan dolaşımında bulunan yağ miktarının
normalin üzerine çıkmasıdır.Laboratuar olarak kolesterol ve
lipit düzeyleri yüksek olan kişiler en büyük risk grubunu
oluşturmaktadır.
Yapılan çalışmalar tabiatta doğal olarak bulunan
omega yağ asitlerinin kolesterol ve lipit düzeylerini düşürmek
konusunda başarılı olduğu sonucunu ortaya koymuştur.En zengin
omega kaynakları ise başta balık olmak üzere ,fındık ve
cevizdir.Ancak balıklar üzerinde yapılan çalışmalar da elde
edilen sonuç ise, derin deniz balıklarının en yüksek oranda
omega içerdiğini ortaya koymuştur.Sonuçta bu tür hastalara omega
içeren ürünlerin tavsiye edilmesi uygun görülmektedir.
3-Bir diğer önemli kalp damar hastalığı ise
“HİPERTANSİYON” olarak bilinen damar içi basıncın normalin
üstüne çıkması tablosudur.Hipertansiyonun %95 sebebi tespit
edilememektedir.Dolayısıyla bu tür hastalarda sebep ne olursa
olsun ilk hedef damar içi basıncı düşürmek , yani
“HİPERTANSİYON” tablosunu ortadan kaldırmaktır.
Bu konuda en önemli faktörlerden birisi uygulaması
olarak bilinmektedir.Endotel hücrelerini yenilemesi ve
fonksiyon göremeyen hücrelerin yerine fonksiyonel hücrelerin
oluşturulması şeklinde etki göstermektedir.Böylece oluşan
hücrelerin esneme kapasitesi daha yüksek olmakta ve oluşmuş
yüksek basıncı esneyerek tolere edebilir gelişimini
sağlamaktadır.Bununla birlikte en önemli tansiyon düşürücü
etkenlerden birisinin sarımsak olduğu bilinen bir gerçektir.Bu
tür hastalara sarımsak içeren ürünlerin tavsiyesi uygun
görülmektedir.
4-Stress gibi psikolojik bozukluklara bağlı olarak
ortaya çıkan dolaşım sistemi hastalıklarında ise , bitkisel
çayların kullanımının yararlı belirtilmekte ve önerilmektedir.
5-Kalp dolaşım sistemi, “serbest radikal” olarak
bilinen ve insan vücuduna dış ortamdan giren ve zarar veren
maddelerden de fazlasıyla etkilenmektedir.Serbest radikallerle
mücadelede en önemli maddelerin başında da C vitamini
gelmektedir.bu tür şikayeti bulunan ya da risk altındaki
kişilere C vitamini takviyesi ileri dönemlerde ortaya çıkma
ihtimali bulunan hastalıklara karşı korunmak anlamında etkili
olabilmektedir.
CİLT HASTALIKLARI
CİLDİN YAPISI
Konuya öncelikle cilt bakımımız ve cilt
sağlığımızın korunması yaklaşımıyla bakmak gerekiyor.Bu anlamda
cildimizin yapısının tanınması önem kazanıyor ve yine sloganımız
“güzellik sağlıktan geçer”…Cildimizin Sağlığını Maksimum
Koruyalım başlığı altında ayrıntılara bakınız lütfen…
Bunun en büyük sebebi , uzun yıllardır bu bitkinin
nemlendirici etkisinin ve taşıyıcı özelliğinin biliniyor
olmasıdır.Bu nedenlerle yıllardır kozmetik sanayiinde
kullanılmaktadır;estetiysenler,derin dokulara ulaştırmak
istedikleri aktif maddeleri .Bu açılardan
değerlendirildiğinde,değişik cilt hastalıklarında kullanımında
üzerinde durulması gereken noktalar şunlardır;
1- Pek çok cilt hastalığın temelinde diğer
sistemlerden kaynaklanan patolojiler yer almaktadır.Dolayısı ile
bu tür hasalıklarda sadece bölgesel uygulamalar yeterli
olmamakta ,hastalığın oluşumuna neden olan faktörlerle de
mücadele kaçınılmaz olmaktadır.Dolayısı ile bölgesel uygulamanın
yanında , sistemik uygulamalarda da bulunulması gerekmektedir.Sistemik
etkileri göz önünde alındığında , cilt hastalığı bulunan
kişilerin ağız yoluyla .
2- Cildimiz epitel hücrelerinden oluşmaktadır.bu
yapıda yer alan mikroskopik kanallar ise dış ortam ile iç ortam
arsında bağlantı sağlamaktadır.Kanalcıklar aracılığı ile cilt
altı dokularına iletilmesi optimum faydanın temini için büyük
önem taşımaktadır.bu sebeple , özellikle mikropartikül spreyleme
özellikle önerilmektedir.spreylemeyi takiben krem şeklinde
uygulanması hem etkinin daha güçlü ve daha kısa zamanda
oluşmasını sağlamakta, hem de kullanılan krem miktarını
azaltmaktadır.
3- Cildimizin bir diğer önemli hastalık grubunu da
alerjik hastalıklar oluşturmaktadır.Alerjiye neden olan ve
organizma tarafından salgılanan “histamin” adındaki madde
üzerinde etkisinin bulunduğu bilim çevrelerince bilinmektedir.Ek
olarak arı poleninin kullanımı ile de bu tür alerjik
hastalıklarda olumlu sonuçlar elde edilebilmektedir.
4- Sedef (psoriasis),ekzema gibi bazı cilt
hastalıklarının oluşumunda , sentetik özellikler gösteren
maddelerin cilt ile temasının önem taşıdığı ,bu temasın
kesilmesi ile bu tip hastalıklarda gerileme olduğu bilinen bir
gerçektir.Bu sebeple ,bu tür hastalıkları bulunan kişilerin
günlük hijyen ve temizliklerinde doğal nitelikli ürünleri
kullanmaları,sentetik özellik gösteren maddelerden uzak
durmaları önerilmektedir.Bu kapsamda sabun ,şampuan,saç kremi,ve
banyo jeli en önemli faktörlerdir.Aynı şekilde hastaların
çamaşırlarının yıkanmasında kullanılan deterjanın da doğal
nitelikli bir ürün olması önerilmektedir.
5- Yapılan çalışmalar , enfeksiyonla birlikte
seyreden cilt hastalıklarında, ilave olarak , arı propolisinin
kullanılmasının faydalı olacağı sonucunu ortaya koymaktadır.Bu
kapsamda , hem lokal hem de sistemik propolis uygulaması faydalı
sonuçlar verebilmektedir.
6- Peeling anlamında da olumlu etkileri
gözlenebilmektedir.Bu tür ajanların jeli ile birlikte kullanımı
sayesinde , dokuda yumuşama meydana gelmekte,sonuçta sorunsuz
bir Peeling uygulaması gerçekleşebilmektedir.
7- Stress gibi psikolojik bozukluklara bağlı olarak
ortaya çıkan cilt hastalıklarında ise elde edilen bitkisel
çayların kullanımının yararlı olduğu belirtilmekte ve
önerilmektedir.
8- Diğer cilt lezyonlarında bir diğer etkisi de skar
dokusu oluşumuna engel olmasıdır.Her hangi bir sebeple deri deri
bütünlüğünün bozulması ve yaralanma durumlarında , bazal
hücreler 24-48 saat içerisinde travmaya uğrayan bölgenin
epidermis tabakasına göç etmekte ve geçici bir “örtü”
oluşturarak yaralı bölgeyi örtmektedirler.Bundan sonraki aşamada
ise , bu bölgeyi dış etkenlere karşı korumak amacı ile
keratenize bir doku oluşumu (skar dokusu) başlamaktadır.Bazal
hücrelerin bölgelere göç etmesi ile birlikte yeni epidermisin
oluşumunu tetiklemekte ve çok kısa sürede hücrelerin
proliferasyonu ile yaralı bölgenin kapanmasını
sağlamaktadır.Dolayısı ile skar dokunun oluşumu için gereken
süre içerisinde normal epidermal yapı oluşmaktadır.Sistemik ve
lokal uygulamalar önem taşımaktadır.
9- Güneş yanıkları ise koruyucu etkisi
bulunmaktadır.Ancak bu koruma , diğer güneş kremleri gibi ,deri
ile ultraviyole ışını arasında bir bariyer ya da koruyucu tabaka
oluşmak şeklinde değildir.Güneş yanıkları, ultraviyole
ışınlarının direkt etkisi ile oluşmakta,eğer cilt kuru ise çok
daha kısa zamanda çok daha şiddetli yanıklarla karşımıza
çıkmaktadır.İleri derece nemlendirici özelliği bulunması sebebi
ile ,cildin kurumasına engel olmakta ,böylece güneş yanıklarına
karşı cildi korumaktadır.
Chicago ve Detroit’te (University of Chicago
Hospital , Wayne State University-Detroit) John P. Heggers Ph.D.
ve Martin C. Robson MD tarafından gerçekleştirilen çalışmalarda
,içeren kremlerin termal yanıklarda kullanımı ile ,yanığın
etkisinin ortadan kalktığı ve hasarlı derinin tekrar canlılık
kazandığı gözlenmiştir.Dr. Heggers tarafından hazırlanan
raporda,yanığa bağlı oluşan hasarın uniform olmadığı,hasarlı
dokunun orta kesiminde ısının daha yüksek olmasına bağlı daha
fazla zarar oluştuğu,bu bölgedeki proteinlerin kaogülasyonu ile
deri dokusunun öldüğü,yaralı bölgenin merkezinden kenarlara
doğru gidildikçe,hasarın azaldığı ancak 24-48saat içerisinde
uygun bir yöntem kullanılarak tedavi gerçekleştirilmezse ,burada
da deri dokusunun öleceği ve bu bölgeye prostaglandinler ile
trombaksanların göç edeceği belirtilmektedir.Raporun sonuç
bölümünde ise trombaksan oluşumuna engel olduğu ve doku
iyileşmesini hızlandırdığından söz edilmektedir.
ÇALIŞMA RAPORU ÖZETİ:
Sedef hastalığında kullanımı ile ilgili yapılan bir
çalışmanın özeti aşağıda yer almaktadır;
Bir çift kör ,plasebo kontrollü çalışmanın amacı ,Psoriasis
Vulgaris hastalarının tedavisinde hidrofilik krem formunun
klinik etkinlikve toleransının tespitine yöneliktir.60 adet (36
erkek/24 bayan;ortalama 25,6)hafif ve orta düzeyde kronik plak
tip psoriasis’i bulunan ve PASI ( Psoriasis Area and Severity
Index) değeri 4,8 ile 16,7(ortalama 9,3)olan hastalar
rastlantısal yöntemle iki paralel gruba
ayrıldı.Hastaların,hastalık öyküleri ortalama 8,5 yıl idi(1-21
yıl).Hastalar,kremlerini,evlerinde haftanın beş günü ,günde 3
kez,lezyonların üstünü kapatmamak şartıyla kendileri
uyguladılar.Maksimum aktif tedavi süresi 4 hafta
oldu.Hastalar,haftada bir kez kontrole alındılar ve
lezyonlarında belirgin küçülme,eritemde azalma ile sonuçlanan
deskuamasyon,infiltrasyon ve PASI değerinde azalma görülen
hastalar iyileşmiş olarak değerlendirildi.Tedavi tüm hastalar
tarafından iyi tolere edildi ,ilaca bağlı hiçbir olumsuz belirti
gözlenmesi ve tedaviyi bırakan hasta olmadı.Çalışmanın sonucunda
kullanan 30 hastadan 25 ‘inde iyileşme gözlendi(% 83,3).
GİRİŞ:
Psoriasis
,çok yaygın,enfeksiyöz olmayan,enflamatuar,iyi tanımlanmış,gümüş
beyazı renkte eritömatöz plaklarla karakterize , çıkarılmaya
çalışıldığında kanamaya meyilli(Auspitz bulgusu) bir cilt
hastalığıdır.Hastalık tüm kütanöz dokuları tutabileceği gibi
,sıkılırsa diz ve dirsek ekstensör yüzleri ,kafa ve sakral
bölgede görülür.Hastalığın oluşumu ;travma,Köbner fenomeni,stres
ve genetik predispozisyona bağlı olabilir.Kadın ve erkeklerde
eşit oranda görülmekle birlikte,beyaz ırkta daha yaygındır.En
sık görüldüğü yaş grubu ise, 5-25 yaşları arasıdır.
Psoriasis’in
etkin ve başarılı bir tedavi yöntemi bulunmamaktadır.Uygulanan
tedaviler hem tam başarılı olmamakta hem de sıklıkla yan etkiler
oluşmaktadır.Lokal ya da sistemik uygulanan tedaviler arasında ,coal
tar,anthralin,calcipotriol,kortikosteroidler,foto-kemoterapi(Puva,uzun
dalga boyundaki UV uygulaması),retinoidler,methotraksat ve
hidroksiüre,siklosporin gibi diğer sitostatik ajanlar
sayılabilir.
HASTALAR
VE METOTLAR:
Seçilen 60
hastada teşhis,biyopsi ve klinik olarak karakteristik gümüş
beyazı eritömatöz psöriatik plakların tespiti ile
konmuştur.Testten önce , tüm hastalar rutin laboratuar
analizlerinden (hematoloji,kan sayımı,idrar analizi,gebelik
testi,kronik plak sayıları ve demografik özellikleri)
geçirildiler.Testten önce ve sonra tüm hastalardaki birer
lezyondan %1 Lidokain anestezisini takiben 6 mm ‘lik biyopsi
örnekleri alındı ve hemotoksilen eozin ile boyandı.Son üç ay
içerisinde sistemik steroid,sitotoksikler,beta bloker
kullananlar ile ,ültraviyole ışınlaması uygulanan
hastalar,epilepsi,farklı tipte psoriasis’i bulunanlar,hamile ve
emzikli anneler çalışma kapsamı dışında tutuldular.
Hastaların
test süresince suda yıkandığı zaman temizlenebilen pomat
kullanmalarına izin verildi.Ekstresi,daha önce yapılan benzer
çalışmalardaki şekilde hazırlandı ve mineral yağı ile
hintyağının taşıyıcı olarak kullanıldığı hidrofilik krem
içerisinde ağırlık olarak % 0,5 oranında ilave edildi.Karşılık
gelen plasebo kremine.Preparatlar bir haftalık kullanım için
hazırlandı ve hastalara nasıl uygulanacağı (lezyonların üstüne
örtmeden ve gün ışığına çıkartmadan) anlatıldı.Çalışma 4
haftalık aktif tedavi ile sınırlandırıldı.İlk 16 hafta
içerisinde hastalar haftalık kontrollerden geçirildiler,daha
sonra,8 ay süreyle ayda bir kontrole alındılar.
SONUÇLAR:
Hastalar,genel anlamda uygulamayı iyi tolere ettiler ve
çalışmayı yarıda bırakan hasta olmadı.Hastaların tamamı etkinlik
çalışması için uygun konumlarını korudular.Tüm hastalar 4 hafta
süren aktif tedavi planı içine alındılar.Bu süre içerisinde,eritemde
gerileme ile devam eden deskuamasyonda belirgin azalma psöriatik
lezyonların tamamen rezolüsyonu ya da gözle görülür gerileme
olması ile sonuçlanan infiltrasyon bulguları kaydedildi.Teste
alınmadan önceki hastalık süresi ortalama 8,5 yıl idi(1-21
yıl).4 haftalık aktif tedavinin sonunda , 27/60 (%45) hasta (18E
/ 9K ) ile psöriatik plakların %46.7 ‘sinde (356/762 ) iyileşme
gözlendi.PASI değerindeki ortalama düşüş ise 9,3 ‘ten 2,2 ‘ye
gerileme şeklinde gözlendi.
Yapılan
uygulamada elde edilen başarı (25/30 , %83.3) , plasebo
uygulamasından (2/30 , %6.6)çok daha iyiydi.Aktif gruptaki
kronik plak iyileşme oranı da çok daha üstündü (328/396 ,
%82.8’e karşılık 28/366,%7.7).Tam kan sayımı idrar analizinin de
dahil olduğu periyodik laboratuar test sonuçları normal limitler
içinde kaldı.İyileşme gözlenen lezyonların patolojik
incelenmesinde,epidermal akantosis,parakeratosis,papiller damar
incelmesi ve enflamatuar infiltrasyonda azalma olduğu gözlendi.4
haftalık süre içerisinde , 60 denek 100’er gr’lık 245 tüp
kullandılar.Hiçbir hastada ilaca bağlı lokal ya da sistemik bir
yan etki gözlenmedi,hipersensitivite ya da dermatit olgusuna
rastlanmadı.
TARTIŞMA:
Bu çalışmanın en
önemli sonuçlarından birisi ,Psoriasis Vulgaris tanısı alan
hastalarda ekstresinin %0,5 ‘lik kreminin psöriatik plakların
gerilemesine ve hastaların iyileşmesine neden olduğunun tespit
edilmiş olmasıdır.Hastalarda hiçbir olumsuz etki ya da yan etki
gözlenmemiştir.Test süresinde denekler normal yaşantılarını
sürdürmüşlerdir.
Psoriasis
tedavisi ile ilgili yapılan bir başka çalışma (Lebwohl ve
arkadaşları, 1995), hastaların %70’inin tedavide tropikal
uygulamayı tercih ettiklerini göstermiştir.Bununla birlikte ,
günümüzde yaygın olarak uygulanan tedavi yöntemleri supresif
etki göstermekte,hastanın genel durumunu etkilemektedir.Bu
yöntemler arasında en sık kullanılanlar; Cyclosporin,calcipotriol,retinoids,dithranol,ve
coal tar’dır.Cyclosporin,nötral bir siklik peptid özelliği
göstermektedir ve hücrede immün cevabın baskılanması üzerinde
etkilidir.Epidermal hücreler üzerindeki bu etkisi ile psoriasis
hastalarında kullanılmaktadır.Ellis ve arkadaşlarının 1995’te
yaptıkları bir çalışma , 4 ay boyunca3 mg/kg günlük doz
Cyclosporin uygulamasının % 57 vakada psöriatik plakları
gerilettiğini veya tamamen geçirdiğini ortaya koymuştuk.Ancak ,
psoriasis üzerinde bu kadar etkili olan Cyclosporin
uygulamasının özellikle böbrek fonksiyonları üzerindeki olumsuz
etkileri ,yüksek tansiyon ve nefrotoksisite yan etkilerinin
bulunduğu da unutulmamalıdır(Koo 1995).
Calcitrol
preparatları da hücre proliferasyonunu ve epidermisteki
başklaşımları yavaşlatmaktadır.Smith ve arkadaşlarının 19988
yılında 17 denek üzerinde 6 hafta süren çalışmaları ve Perez ve
arkadaşlarının 1995 yılındaki 4 çocuk üzerinde 8 haftalık
uygulamaları , psoriasis vakalarında Calcitrol’un etkinliğini
ortaya koymuştur,ancak bu madde de hiperkalsinüri ve
hiperkalsemi yapma özelliklerini taşımaktadır.
Calcipotriol
, calcitriol’ün bir sentetik analoğudur,ancak hiperkansinüri ya
da hiperkalsemi riski bulunmamaktadır.Kragballe,1989 yılında,50
hasta da tropikal Calcipotriol uygulaması ile % 88 başarı elde
etmiştir.Ancak 5 hastada fasial dermatit yan etkisi olmuş ve 4
vaka tedaviyi terk etmiştir.1994 yılında ise,Mozzanica,20 hasta
üzerinde 6 hafta süreyle tropikal calcipotriol uygulamış ve % 85
( 17/20 ) başarı elde etmiştir.2 vakada lokal yan etki
gözlenmiştir.
Retinoid ise
, A vitamininin bir derivesidir.Genellikle,kalın,hiperkeratotik
psoriasis lezyonlarında kullanılmaktadır.Retinoid’e bağlı yan
etkiler ise ;teratojenik özellik,pruritus,ciltte,dudaklarda ve
vajende genel kuruluk ve kan lipitlerinde yükselmedir.
Dithranol (Anthranil
) , granülosit fonksiyonlarını ve DNA replikasyonunu inhibe
etmektedir.İrritan bir madde olan Dithranol , normal deriyi
boyama özelliği göstermektedir ve uygulaması tıbbi kontrol
altında yapılmalıdır.Psoriasis’in topikal tedavisinde kullanılan
bu yöntemler ile , bu çalışmada kullanılan yöntem
karşılaştırıldığında ,4 hafta da başarılı sonuçlara ulaşılmasını
sağladığı ve hiçbir yan etki oluşturmadığı sonuçları elde
edilmektedir.
Psoriasis
hastalığı,dermisteki keratinositlerin hiperproferasyonu sonucu
oluşmaktadır.Yağ içermeyen bir madde olup, deri ve daha derin
dokular tarafından absorbe edilebilmektedir.Yapısında
,antialerjik,antipruritik ,yara iyileştirici,antienflamatuar
özellik gösteren aminoasitler bulunmaktadır.Bu çalışmanın
sonuçları ekstresinin kapatıcı özellik göstermesi,deriyi
nemlendirmesi ve yanı zamanda,epidermiste plak oluşumunu
sağlayan hücrelerin proliferasyonunun inhibe edilmesi şeklinde
etki yaptığı fikrini ortaya çıkartmaktadır.
Bu kapsamda
muhtelif cilt hastalıkları ve tanımlamaları şu şekilde
özetlenebilir;
|
HASTALIK |
TANIMLAMA |
|
AKANTOSİS |
Deriyi oluşturan Epidermis tabakasının
kalınlığının normalden daha fazla olması.hücre sayısının
artması ya da hücrelerin normalden daha büyük yapıda olması
durumudur. |
|
AKNE |
İltihapla karakterli folliküller. |
|
AKNE VULGARİS |
Yağ bezelerinin büyümesi hastalığıdır.Yağ
bezeleri buluğa kadar çok az salgı yaparlar.Kadınlarda
menopoz dönemine girince , erkeklerde biraz daha ileri
yaşlarda azalmaya başlar. |
|
ALBİNİZM |
Deri ,saç ve gözlerde pigment eksikliği ile
ortaya çıkan konjenital bir hastalıktır.Melanin pigmentinin
oluşundaki metabolik bozukluğa bağlı olarak gelişir. |
|
ALOPESİ |
Saç dökülmesi durumudur.Kalıtsal olabileceği
gibi ,sonradan da gelişebilir.Saçlı derinin tamamında
olabileceği gibi daha lokalize yerleşimlide olabilir.Bazen
saçlı deri dışında ,vücutta kıl dökülmesi ile de karşımıza
çıkabilir. |
|
BEHÇET HASTALIĞI |
Gözde iridosiklit,genital ülserasyon ve ağızda
aft ile karakterli bir hastalık. |
|
CÜZZAM |
Bkz. Lepra |
|
EKZEMA |
Sebebi tam olarak bilinmeyen bir cilt
hastalığıdır.Ciltte yara oluşumu ile kendisini belli eder. |
|
ERIZIPEL |
Ağrı,yanma ve ateşle karakterize ,derinin beta
hemolitik streptokok enfeksiyonudur.Genellikle burun ve
yanak bölgesine yerleşir. |
|
ERYTHEMA NODOSUM |
Sebebi tam olarak bilinmemektedir.Bazı
enfeksiyonlara bağlı olarak gelişir.İlaç hassasiyeti sonucu
da oluşabilir.Lösemi ya da Ülseratif kolit sonrası da
görülebilir.Bacakların ön yüzünde kırmızı nodüllerle
karakterizedir.Birkaç hafta içerisinde kendiliğinden
kaybolurlar.Kadınlarda erkeklere oranla daha sık görülür. |
|
FRENGİ |
Bkz. Sifiliz |
|
HEPRES SİMPLEKS |
Virütik bir enfeksiyon söz
konusudur.enfeksiyonun iyileşmesi sonrası kişi taşıyıcı
konumuna gelir. |
|
HERPES ZOSTER |
Virütik bir enfeksiyondur.İlk bulgular ağrı ve
duyu bozukluğudur.Genellikle göğüs sinirlerinin tutulumu
görülür. |
|
LEPRA |
Daha çok deri ve sinir sistemi tutan,nadiren
göz,testis gibi organlara da yerleşebilen kronik bir
enfeksiyon hastalığıdır.Kaş ve kirpiklerde dökülme ile
kendisini gösterir. |
|
LICHEN PLANUS |
Simetrik dağılım gösteren ve genellikle el
bilekleri,kalçalar,penis ve bacaklarda görülen bir
hastalıktır.Asabi kişilerde yaygındır.T hücre aktivitesi
alerjik kökenli olabileceğini düşündürmektedir. |
|
LUPUS ERİTAMATODES DİSSEMİNATUS |
Eklemleri ve deriyi
tutar.Yorgunluk,iştahsızlık,düzensiz ateş yükselmeleri,adale
ağrıları ile başlar.Yüz derisinde kelebek kanatlarını
andırır görünüm vardır. |
|
PSORİASİS |
Sebebi bilinmeyen,nükslerle seyreden,ömür boyu
süren bir cilt hastalığıdır.Genellikle bir stress olayıyla
başlar.Üzeri sert kırmızı ya da beyaz yaralar şeklinde
ortaya çıkar.En sık dirsek ve dizde görülmekle birlikte
vücudun her yerinde yerleşebilir. |
|
SEDEF HASTALIĞI |
Psoriasis |
|
SİFİLİZ |
Cinsel ilişki ile bulaşan bir hastalıktır.Gebe
kadından çocuğuna da enfeksiyon geçişi olur. |
|
YILANCIK |
Erizipel |
|
ZONA |
Herpes Zoster |
KADIN
DOĞUM HASTALIKLARI
Kadınlarda,erkeklerden farklı olarak her ay tekrarlanan bir
hormonal değişim tablosu bulunmaktadır.Bu hormonal dalgalanmanın
bir uzantısı olarak , her ay bir kez adet kanaması
görülür.Normalde bu kanama 1-7 gün sürer ortalama 35 ml kan
kaybı söz konusu olur.Gebelik ve doğum olayları da yine hormonal
değişimlerin büyük rol oynadığı durumlardır.
Belli başlı
jinekolojik hastalıklar aşağıda özetlenmiştir;
|
HASTALIK |
TANIMLAMA |
|
ABO HEMOLİTİK HASTALIĞI |
Hamile kadınlarda anne ile fetus arasında kan
uyuşmazlığı ile ortaya çıkan hastalıktır.Anneye yabancı A ya
da B antijenini fetusun üretip anne kanına vermesi ile
oluşan bir tablodur. |
|
ADET KANAMA BOZUKLUKLARI |
Disfonksiyonel Uterus kanamaları |
|
DISFONKSIYONEL UTERUS KANAMALARI |
Herhangi bir organik tabanlı hastalığa bağlı
olmaksızın ortaya çıkan rahim kanamalarıdır.Ortaya çıkış
biçimleri,süreleri,miktarları ve devamlılıkları açısından
farklı gruplara ayrılırlar. |
|
DÜŞÜK |
20 haftadan daha düşük gebeliğin değişik
nedenlerle sonlanması durumudur.Fetus genellikle 500 gramın
altındadır.Fetus,yaşam için gereken gelişimi göstermemiştir.
Düşük , kendiliğinden yada istemli olarak gerçekleşebilir. |
|
GEBELİK |
Erkekten gelen sperm ile kadından gelen
yumurtanın birleşerek döllenmenin gerçekleşmesi ve bu
döllenmiş yumurtanın rahim içine yerleşmesi ile başlayan
dönemdir. |
|
INFERTİLİTE |
Bir yıl süresince doğum önleyici yöntemlerden
herhangi birisini kullanmamasına ve normal bir cinsel
ilişkiye rağmen döllenmenin herhangi bir sebepten ötürü
oluşma ihtimalinin düşük olduğu durumlardır. Sterility ‘den
farkı , döllenmenin bir takım müdahaleler ile
gerçekleştirilme olasılığının bulunmasıdır. Anatomik ya da
fizyolojik şartlara bağlı olarak gelişebilir. Kadınlarda
döllenme olsa bile normal bir gebelik döneminin yaşanamaması
ve doğumun gerçekleşememesine de aynı isim verilir. Sebep
%40 erkekten kaynaklanır. |
|
MENAPOZ |
Kadınlarda 40 yaş dolaylarında overlerin
çalışmalarının yavaşlaması ve sonuçta adetten kesilme ile
oluşan tablodur. |
|
PAGET HASTALIĞI |
Genellikle yaşlı kadınlarda meme başı
bölgesinde görülen bir kanser türüdür. |
|
POLİKİSTİK OVER SENDROMU |
Kadınlarda overlerin çok sayıda kist oluşumu
nedeniyle büyümesi söz konusudur. Disfonksiyonel Uterus
kanamaları,infertilite ve şişmanlık temel bulguları vardır. |
Kadın
Doğum Hastalıkları
1-
Kadın doğum hastalıklarının büyük bir kısmı hormonal
düzensizliklerle seyreden hastalıklardan oluşmaktadır. Bu
kapsamda , hormonal ahenkin korunması bu tip hastalıklarda büyük
önem taşımaktadır. Bitkisel çayların kullanımı bu tür hormonal
bozukluklarda etkile olabilmektedir.
2-
Rahim ağzı ve rahim dokusu ile ilgili hastalıklarda ise jelinin
bulunduğu küvetlerde hastaların bekletilmesi sonucu hastalıklı
bölgeye erişimi sağlanmakta,böylece şifai gücünün direkt olarak
etkisi temin edilebilmektedir.
3-
Gebelik ve loğusa döneminde kullanımında kaçınılması
gerekmektedir. Bunun sebepleri daha önceki bölümlerde
açıklanmıştır.
4-
Toplumun en önemli sorunlarından biriside kısırlıktır(infertilite).
Çocuk sahibi olmak istediği halde bu arzusuna kavuşamayan
hastalarda kullanımına başlamadan önce,infertiliteye sebep olan
temel patolojinin tespiti gerekmektedir. Temel de yatan bu sebep
tespit edildikten sonra sebebe yönelik uygulamalar tercih
edilmelidir.
ENDOKRİN
METABOLİZMA HASTALIKLARI
İnsan
vücudunun çeşitli fonksiyonları belli başlı iki kontrol sistemi
ile düzenlenir. Bunlar sinir sistemi ve hormonal sistemdir.
Genel olarak hormonal sistem,organizmanın belli başlı
metabolizma fonksiyonlarını kontrol eder.Hormonal kimyasal bir
madde olup organizma sıvıları içinde bir hücre veya bir hücre
topluluğu tarafından salgılanır,organizmanın diğer hücreleri
üzerinde fizyolojik bir kontrol uygular. Kimyasal yapı
bakımından hormonlar,iki ana gruba ayrılırlar. Bunlardan
birincisi proteinler ,protein türevleri veya aminoasitler
,ikincisi ise steroid yapıdaki hormonlardır.
Metabolizma
ise ,hücrelerin yaşamasını sağlayan kimyasal olayları
incelemektedir. Hücrelerdeki kimyasal reaksiyonların büyük bir
oranı besinlerdeki enerjiyi hücrenin değişik fizyolojik
sistemleri için kullanılabilir bir hale getirmek amacına
yönelmiştir. Küçük moleküllerin daha büyük moleküllere dönüştüğü
metabolik olaylara “anabolizma”,büyük moleküllerin daha küçük
moleküllere dönüştüğü olaylara ise “katabolizma” denir.
Hücrelerin sadece hayatiyetlerini sürdürebildikleri minimum
metabolik düzeye ise “bazal metabolizma” denir.
Endokrin ve
metabolizma hastalıkları,çok geniş bir yelpazede yer almaktadır.
Ancak,toplumda en sık rastlanan hastalıklar ve bu hastalıkların
genel tanımları şöyle özetlenebilir;
|
HASTALIK |
TANIMLAMA |
|
AKROMEGALİ |
Kafa ve yüzde,ellerde,ayaklarda ve göğüs
kafesinde anormal büyüme ile ortaya çıkan bir hastalıktır.
Hipofiz bezinin ön bölümünde büyüme hormonunun çok fazla
salgılanması sonucu oluşur. İleri aşamalarda Diyabetes
Mellitus gelişme riski bulunmaktadır. |
|
ALBİNİZM |
Dermatoloji konu başlığı |
|
ASETONEMİ |
Kanda aseton düzeyinin yüksek olması halidir.
İleri aşamalarda depresyon tablosu ile ortaya çıkar. |
|
ASETONÜRİ |
Üroloji konu başlığı |
|
ASİDEMİ |
Kanda hidrojen iyon konsantrasyonunun artması
durumudur.PH değerinde düşme ile kendisini gösterir. |
|
ASİDOZ |
Vücut sıvılarında alkali maddelerin
yoğunluğunun düşme,asit nitelikli maddelerin yoğunluğunda
artma olması durumu. Vücut fonksiyonlarında bozulma ile
kendisini gösterir. Bu bozulma özellikle Sinir Sisteminde
önem taşımaktadır. |
|
BASEDOW GRAVES HASTALIĞI |
Tiroid bezinin bağışıklık sistemi ile ilgili
iltihaplı hastalığıdır. Gözlerde aşırı derecede büyüme dışa
doğru çıkma en önemli bulgudur. |
|
CUSHING HASTALIĞI |
Kortizon hormon salımının artması ile oluşan
bir hormon hastalığıdır. Gövde de şişmanlama,ay dede yüzü
,akne,karın bölgesinde çizgi oluşumları,yüksek tansiyon
,psikiyatrik bozukluklar ile birlikte seyredebilirler. |
|
DİABETES INSIPIDUS |
Yalancı şeker olarak da bilinir. Çok fazla
idrara çıkma,çok fazla su içme ile karakterlidir. İdrar
dansitesi çok düşüktür. |
|
DİABETES MELLİTUS |
Normalde pankreas beta hücrelerinden
salgılanan insülinin yokluğu,yetersizliği ya da etkisizliği
sonucu gelişir.çok idrara çıkma,çok su içme ve çok yemek
yeme ile kendini belli eder. Çocuklarda görülen ve kalıtsal
olan tipi ile erişkin yaşta karşılaşan tipi arasında çok
büyük farklılıklar bulunmaktadır. |
|
FEOKROMASITOMA |
Böbreküstü bezinin bir tümör hastalığıdır.
Krizler halinde gelen hipertansiyon atakları vardır.
Nöbetler esnasında baş ağrısı,heyecan,çarpıntı,terleme,ateş
basması mevcuttur. |
|
GUATR |
Tiroid bezinin normalden daha büyük olması ile
karakterli bir hastalıktır. Büyüme ,bezin fonksiyonlarında
artma ya da azalma yapabilir. Genellikle iyod yetersizliğine
bağlı olarak gelişir. |
|
HAND SCHÜLLER CHRISITIAN |
Lipid hücrelerinden kaynaklanan ve özellikle
kafatasında kemik yıkılımı ile kendisini gösteren kolesterol
ester kümelenmeleri ile karakterli hastalık |
|
HASHIMATO TİROİDİTİ |
Lenfosit hücrelerinin Tiroid bezini
istilasıyla kendisini gösteren hastalıktır. |
|
HİPERTİROİDİ |
Tiroid hormonunun fazlalığına bağlı bir
hastalık tablosudur. Çarpıntı,sinirlilik,sıcağa
tahammülsüzlük,kilo kaybı,titreme,kas güçsüzlüğü,ishal
olabilir. Basedow Graves tipi hipertiroidi de bağışıklık
sistemi etkilenmektedir. |
|
HİPOTİROİDİ |
Tiroid hormonun yetersiz salgılanması sonucu
gelişir. Halsizlik,hafıza kusurları,soğuğa
tahammülsüzlük,kilo artışı,kabızlık,saç dökülmesi ve ses
kalınlaşması belli başlı bulgulardır. |
|
KRETENİZM |
Hipertiroidinin doğumsal olanıdır. Bu
hastalarda bebeklik çağında başlayan orantısız büyüme
bulguları vardır. |
|
MARIE HASTALIĞI |
Akromegali. |
|
YALANCI ŞEKER |
Diyabetes Insipidus. |
Endokrin
Metabolizma Hastalıları
1-
Hormonal hastalıklar içinde Diyabet en yaygın sorun olarak
karşımıza çıkmaktadır. Bu hastalık iki farklı form olarak
gözlemlenebilmektedir.
“Tip 1 Diyabet”olarak adlandırılan çocukluk çağında
başlayan ve genetik geçiş özelliği bulunan tipte,pankreastan
insülin salımı hiç bulunmamaktadır. Bu tip şeker hastalığın
temelinde genetik faktörler yatmasına bağlı olarak çok başarılı
sonuçlar elde etmek şansı bulunmamaktadır. Bu tür hastalarda
kullanımı ile ileri dönemlerde ortaya çıkma riski bulunan
böbrek,göz ya da diğer organ tutulumlarını engellemek
hedefenmelidir.
“Tip 2 Diyabet” olarak bilinen diğer tip şeker hastalığında
ise pankreastan insülin salımı bulunmakla birlikte organizmanın
ihtiyacını karşılamaktan uzak kalmaktadır. Daha çok hatalı
beslenme sonucu ortaya çıkan bu tip şeker hastalığı,ileri
yaşlarda oluşmakta,aşırı şeker,karbonhidrat,alkol tüketiminde
bulunan kişilerde sıklıkla görülmektedir. Bu tip hastalarda
kullanımı ile oldukça başarılı sonuçlar elde edilebilmektedir.
Acı tadından dolayı şeker,meyve özleri ya da bal ile
karıştırılarak kullanılan istenen sonuca ulaşmayı
engellemekte,bilakis hastanın serum glükoz seviyelerinde
yükselmeler olabilmektedir.
2-
Tiroid bezinin bir hastalığı olan “guatr”da iki farklı görünüm
ile karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan birincisi “diffüz guatr”
olarak adlandırılan Tiroid bezinin tamamında oluşan büyüme
tablosudur. İkinci tip olan “nodüler guatr” ise,Tiroid bezi
içinde farklı büyüklüklerde bir ya da birden çok kitlenin
bulunduğu durumlardır. Her iki tip guatrda da başarılı sonuçlar
alınabilmektedir. Ancak nodüler guatr durumunda başarıya ulaşmak
için diffüz guatra göre daha uzun süre kullanım gerekmektedir.
3-
Diğer hormonal hastalıklarda ise sebebe yönelik uygulamalarda
bulunulması önerilmektedir.
Materyal
Ve Metot
Yetişkin,erkek ICR farelerinde (20-30 g , her grupta 8 adet)
diyabet oluşturmak için , intraperitoneal olarak 200 mg/kg
streptozotosin uygulanmıştır. Toz halindeki streptozotosin %0,9
salin ile karıştırılmıştır. Kontrol grubundaki hayvanlara bu
enjeksiyon yapılmamıştır. Beş gün sonra,kontrol grubu dışındaki
her gruptan iki fare randomize yöntemle seçilmiş ve diyabet
yönünden incelenmiştir. Hayvanların diyabetik olduklarının
tespiti için kan şekeri değeri belirlenmiş ve not edilmiştir.
Eter anestezisi altında,tüm farelerin birer tarafları
tıraşlanmıştır. Her hayvanda bozuk para büyüklüğünde bir alan
işaretlenmiş ve bu alanda subkütanöz olarak 0,2 cc %2
jelatin(%0,4 NaCI , %1 Etanol) uygulanmış,küçük birer bleb
oluşturulmuştur. Bu enjeksiyonun hemen ardından 2,20 ve 100 mg/kg
renklendirilmiş gibberellik asit A enjeksiyonu yapılmıştır.
Gibberellin enjeksiyonu işaretlenmiş alanın dışına
uygulanmıştır. Diyabetik ve nondiyabetik birer grup hayvana
jelatin yerine salin enjeksiyonu yapıldı,bu hayvanlara da
gibberellin uygulamasında bulunundu.
İkinci
enjesiyondan 3 saat sonra hayvanlar öldürüldü. İşaretli bölgeden
insizyonlar yapılarak subdermal doku çıkarıldı ve boyandı.
İşaretli bölgelerdeki polimorfonükleer lökosit infiltrasyonunun
tespiti için subdermal doku Wright boyası ile boyandı. Her
numuneden randomize seçilmiş üç kesit ışık mikroskobunda
incelendi. Polimorfonükleer lökosit hücre sayımları için
ortalama ve standart hatalar hesaplandı.
NÖROLOJİ
HASTALIKLARI
Sinir sistemi
,endokrin sistemin yanı sıra,vücudun kontrol fonksiyonlarının
büyük bir bölümünü sağlar. Genel olarak sinir sistemi kas
kasılması bazı iç salgı bezlerinin sekresyon temposu gibi
vücudun hızlı aktivitelerini kontrol eder. Endokrin sinir bunun
tersine başlıca vücudun metabolik fonksiyonlarını düzenler.
Sinir sistemi sağladığı kontrol faaliyetlerinin büyük
karmaşıklığı açısından benzersizdir. Kelimenin tam anlamıyla
değişik duyu organlarından binlerce bilgi parçacığı alır ve
sonra bütün bunları vücudun cevabını oluşturacak şekilde entegre
eder. Sinir sisteminin merkezi beyin ve omuriliktir. Bunun
dışında vücudun en uç noktalarına kadar ulaşan sinir sistemi ağı
da bilgilerin merkeze iletilmesinde görev alırlar. Bilgi ,
merkezi oluşturan bölümlere kadar gelir,ancak bunlardan çok
küçük bir bölümü doğrudan doğruya bir cevap uyandırır. Geriye
kalanın büyük kısmı,ileride aktiviteyi kontrol etmek ve düşünme
sürecinde kullanmak için depo edilir,saklanır. Bilgini
saklanması “hafıza” olarak adlandırılan süreçtir.
Belli başlı
nörolojik hastalıklar şöyle özetlenebilir;
|
HASTALIK |
TANIMLAMA |
|
ALZHEIMER HASTALIĞI |
Genellikle 50 yaş altında görülen organik bir
bunama türüdür. Gözlerde ve sinir sisteminde dejeneratif
değişikliklerle ortaya çıkar |
|
ARAN DUCHENME HASTALIĞI |
Gitgide ilerleyen kas dokusu harabiyeti ile
karakterize bir hastalıktır. |
|
ELİLEPSİ |
Nöbetler halinde gelen,beyin dokuda anormal
elektrik deşarjından kaynaklanan bir hastalıktır. Hasta
bayılma olmadan,hatta kendisi bile hissetmeden nöbet
geçirebilir. |
|
FASİYAL PARALİZİ |
Soğuk ya da virüslere bağlı olarak gelişir.
Hareket kaybı vardır. Yüz çizgileri silinmiş,dudak aşağı
sarkmıştır. Hasta ıslık çalamaz. |
|
FRÖCHLICH SENDROMU |
Hipofiz bezinin bir tür tümörüdür. Genital
fonksiyonlar geri kalmıştır. Orantısız cücelik vardır.
Dystrophia adiposogenitalis adıyla da bilinir. |
|
GUILLAIN BARRE HASTALIĞI |
Virüsler tarafından oluştuğu tahmin edilen
sinir sistemi ile ilgili bir hastalıktır. Dudaklarda
uyuşma,adalelerde güçsüzlük vardır. Beyin omurilik sıvısında
protein miktarı artmıştır. |
|
KORE HASTALIĞI |
Ani,amaçsız,düzensiz hareketler vardır. Adale
kuvvetsizliği ve psikolojik kararsızlıklar eşlik eder.
Yürüme ve el işlerinde güçsüzlük vardır. |
|
MENIERE HASTALIĞI |
Baş dönmesi,bulantı,kusma,kulak çınlaması ve
ileri aşamalarda sağırlıkla seyreden bir hastalıktır.
Hastalık nöbetler halinde ilerler. Nöbetler dakika ya da
saatlerce sürebilir. |
|
MİGREN |
Şiddetli baş ağrısı nöbetleri ile karakterize
bir hastalıktır. Tipik migren yarım baş ağrısı tarzında
oluşur ve ağrının geleceğini,hasta önceden hissedebilir.
Bulantı,kusma ve gözlerde kararma eşlik edebilir. |
|
MOTOR NÖRON HASTALIĞI |
İlerleyici kas dokusu harabiyeti ile kendisini
belli eder. Kas dokusu hacminde azalma,uyuşmalar ile
ilerler. |
|
MULTİPL SKLEROZ |
Virüs enfeksiyonları ya da bağışıklık sistemi
bozuklukları sonucu geliştiği düşünülmektedir.20-40 yaşları
arsında sıktır. |
|
MYASTENİA GRAVİS |
Kas zayıflığı ve yorgunlukla karakterizedir.
Her iki cinste ve her yaşta olabilir. Hastalığın bağışıklık
sistemi ile ilgisi olduğu düşünülmektedir. |
|
NIEMAN PICK HASTALIĞI |
Kalıtsal özelliği olan bir hastalıktır.
Karaciğer,dalak,lenf düğümleri ve kemik iliğinde
biyokimyasal değişiklikler vardır. İleri aşamalarda beyin
dokusu tutulumu olabilir. |
|
NÖROFİBROMATOSİS |
Genetik olarak geçebilir. Tümör bulguları
vardır. Klasik anlamda omurilik ve kafa çiftlerine
yerleşir.kendisine has deri dökülmeleri vardır. Kanserleşme
ihtimali vardır ve kanserleştiği takdirde sarkom olarak
karşımıza çıkar. |
|
PARKİNSON HASTALIĞI |
Kaslarda genel sertlik,hareketlerde yavaşlama
ve statik titreme ile karakterizedir. Hasta yürürken
kollarını sallamadan ve öne doğru eğik pozisyonda yürür.yüz
mimiksizdir. Konuşma patlayıcı tarzdadır,kelimeler
seçilemez. |
|
RECKLINGHAUSEN HASTALIĞI |
Nörofibromatosis |
|
TRİGEMİNAL NEVRALJİ |
Kafadaki sinirlerle ilgili bir hastalıktır.
Ani başlayan çok şiddetli ağrı ile karakterizedir. Ağrı
,yakıcı batıcı tarzdadır. Yüzün belli bölgelerine
dokunmak,soğuk,çiğneme,yutkunma ağrıyı başlatabilir. |
|
YÜZ FELCİ |
Fasial Paralizi |
KAN HASTALIKLARI
Kan ,damarlar içinde sürekli dolaşan sıvı bir ortamdır. Plazma
olarak adlandırılan sıvı kısım ile onun içerisindeki süspansiyon
halinde tutulan hücrelerden oluşur. Kan,hücre ve dokuların dış
ortamla ve birbirleriyle bağlantısını sağlar. Kanın belli başlı
fonksiyonları şunlardır;
1-
Solunum;Akciğerlerden oksijen alıp,hücrelere getirmek ve
buradaki karbondioksiti geri akciğerlere taşıma görevini kırmızı
küreler(eritrosit) ve plazma yapar.
2-
Beslenme;Sindirim kanallarından besin maddelerini alıp hücrelere
ve karaciğere taşıma işi plazmanın görevidir.
3-
Boşaltım;Üre,ürik asit ve kreatinin gibi metabolizma gibi
atıklarının boşaltım organlarına taşınması işi,plazma tarafından
gerçekleştirilir.
4-
Su-elektrolit dengesi;Kan sindirim kanalı ve boşaltım organları
ile yakın bağlantısı sayesinde ,doku ve hücrelerin su ve erimiş
madde kapsamının tam bir denge halinde kalmasını sağlar.
5-
Beden sıcaklığı;Metabolizmanın düzgün çalışabilmesi için tüm
organların belirli bir ısıda korunmaları gerekmektedir.
6-
Koruma;Kan,bedeni,zararlı varlık ve etkilere karşı koruyacak
araçları bünyesinde bulundurur. Bunların dışında beyaz küreler(lökasit)
gelir. Ayrıca plazmada bulunan antitoksinler,lizinler ve
antikorlar da benzer fonksiyona sahiptir.
Kan üretim yeri iliği,dalak ve lenf bezlerinde
üretilir. Dolayısı ile kan hastalıkları incelenirken bu
organların fonksiyonları da göz önüne alınmalıdır.
KULAK , BURUN , BOĞAZ HASTALIKLARI
İşitme ve denge oranı kulak,üç bölümden oluşur; Dış kulak
bölümünde kulak kepçesi ve dış kulak yolu vardır. Kulak zarı ile
sonlanır. Orta kulakta işitmede önemli derecede rol oynayan üç
kemik mevcuttur. Ayrıca solunum yolu ile arasında hava akımı
sağlayan östaki borusu bulunur. İç kulak ise sesin sinirler
tarafından algılanmasını sağlar. Ayrıca denge hissinin oluşunda
etkili olan salyangoz cisimciği de burada yer alır.
Burunun en önemli fonksiyonu alınan ve verilen nefes havasının
kontrolüdür. Koku duyusu burun tarafından alınarak beyindeki
koku merkezine taşınır.
|
HASTALIK
BADEMCİK
ENFEKSİYONU |
TANIMLAMA
Tonsilit |
|
BURUN KANAMSI |
Epistaksis |
|
EPİSTAKSİS |
Tek ya da iki taraflı burun kanamsıdır. Çok
değişik hastalıklara bağlı olarak gelişebilir. |
|
İŞİTME KAYIPLARI |
İşitmede rol alan sinirlerden
kaynaklanabilir. Ya da sesin iç kulağa ulaşmasına engel olan
patolojiler neden olabilir. |
|
MENİERE HASTALIĞI |
Nöroloji konu başlığı |
|
OTITIS MEDİA |
Orta kulak boşluklarında bulunan iltihap
reaksiyonudur. Hasta kendi sesini az ya da değişik duyduğunu
belirtir. Sağırlık ilerlemiş vakalarda gözlenir. |
|
RİNİT |
Su gibi burun akıntısı vardır. Hapşırma, göz
yaşarması eşlik eder. |
|
SAĞIRLIK |
İşitme kayıpları |
|
SİNÜZİT |
Yüz bölgesinde ağrı vardır. Ağrı sabah
saatlerinde başlar. Başın öne doğru eğilmesiyle şiddetlenir.
Geniz ya da burun akıntısı olabilir. |
|
TONSİLLİT |
Vücutta dış etkilere karşı savunma görevini
sürdüren bademciklerin iltihaplanmasıdır. Öksürük ve ateş
temel burgulardır. Bulantı, kusma ve ishal görülebilir.
|
|
TÜKRÜK BEZİ ENFEKSİYONLARI |
En önemli tükürük bezleri parotis,
submaksiller ve sublingual bezlerdir. En önemli enfeksiyonu
ise kabakulaktır. |
Kulak burun boğaz hastalıkları
Kulak burun boğaz hastalıklarının oluşumunda çok farklı sebepler
yatmaktadır. Bitkisel ürünlerin kullanımı da aynı şekilde
farklılıklar gösterebilmekte, beklenen faydanın temini için
doğru ürünlerin seçimi önem taşımaktadır. Bu kapsamda lokal
ürünleri, arı kovanı ürünleri ve besin tamamlayıcılar kullanımı
gerekmektedir. Düzenli ve komplike kullanım diğer destekleyici
tedaviler olduğu gibi son derece önemlidir.
GÖZ HASTLIKLARI
Göz,optik bakımından bir fotograf makinasına
benzer. Çünkü gözünde bir mercek sistemi,değişebilen bir apartur
sistemi ve filme eşdeğer bir retinası vardır. Görme organının
normal olarak,derinlik hissi diye bilinen,mesafeyi hissetmesi
için üç büyük yol vardır.
1-Cisimlerin Nispi Büyüklükleri;Eğer bir şahıs,bir adamın 1,80 m
boyunda olduğunu biliyorsa,bu adamı bir tek gözüyle dahi görse
kendisi ile arasındaki mesafenin ne kadar olduğunu tahmin
edebilir.
2-Hareket Eden Paralaks ile Mesafenin Saptanması;Eğer bir
şahıs,gözleri hareketsiz olarak uzağa bakarsa ,hiçbir hareket
eden cisimde yoksa mesafe algılayamaz. Fakat bu kişi başını bir
taraftan diğer tarafa çevirirse uzaktaki cisimlerin görüntüleri
dururken ona yakın olan cisimlerin görüntüleri retina üzerinde
hızla hareket eder.
3-Stereopsis İle Mesafenin Saptanması;İki göz arasında yaklaşık
5 cm. mesafe bulunmaktadır. Dolayısı ile retina üzerindeki
görüntü arasında farklılık bulunmaktadır.
Retina üzerine düşen görüntü,optik sinir aracılığı ile beyinde
görme merkezine ulaşır ve burada elde edilen görüntüler ile
ilgili değerlendirmeler yapılır.
|
HASTALIK |
TANIMLAMA |
|
GLOKOM |
Göz içi basıncının yükselmesi ve buna bağlı
fonksiyonel bozukluklarında doku tahribatının ortaya çıkması
durumudur. |
|
GÖZ TANSİYONU |
Glokom |
|
KONJONKTİVİT |
Gözün konjonktiva tabakasının
iltihaplanmasıdır. Sulanma ve kızarıklık ile başlar. Gözde
batma,yabancı cisim hissi vardır. |
PSİKİYATRİK RAHATSIZLIKLAR
Pisikiyatrik hastalıklar şu rahatsızlıkların biri ya da bir kaçı
sonucunda gelişebilir;
1-Biyolojik fonksiyonlar,
2-Psikodinamik adaptasyon ,
3-Öğrenilmiş davranışlar,
4-Sosyal ve çevresel şartlar.
Psikiyatrik hastalıkların teşhisi ve tedavisi özel testler ve
çoğu zaman uzun süre alan çalışmalardır. Kişinin şikayetlerinde
organik bir temel tespit edilemediği pek çok durumda gerçek
sorunun psikiyatrik olduğu kabul edilmektedir. Ancak yeni
teşhis yöntemlerinin geliştirilmesi ve yeni laboratuar
yöntemlerinin kullanıma girmesi ile birçok psikiyatrik
hastalığın temelinde yatan organik bozukluklar tespit
edilmektedir.
<<<BAŞA DÖN>>> |